ÖZÜRLÜLÜĞE DAYALI AYRIMCILIKLA MÜCADELE SEMPOZYUMU 3-5 Kasım 2010 Ankara ISBN: 978-975-19-5003-1 © 2010, 1. Basım, ÖZİDA Bu yayının tüm hakları saklıdır. Özürlüler İdaresi Başkanlığı’nın yazılı izni olmaksızın, yayının tamamının veya bir kısmının elektronik, mekanik veya fotokopi yoluyla basımı, yayımı, çoğaltımı ve dağıtımı yapılamaz. Bu yayın Avrupa Topluluğu İstihdam ve Sosyal Dayanışma Programı –PROGRESS (2007-2013) tarafından desteklenmiştir. Yayının içeriğinden Avrupa Komisyonu sorumlu değildir. Baskı Yorum Basın Yayın Sanayi Ltd. Şti. İvedik Organize Sanayi Bölgesi Matbaacılar Sitesi 35. Cadde No: 36-38 Yenimahalle / ANKARA Tel: +90 312 395 21 12 T.C. Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Necatibey Caddesi No:49 Kızılay 06440 Ankara/TÜRKİYE Tel: 0 312 229 55 11 Faks: 0 312 229 83 11 URL: www.ozida.gov.tr Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu İSTİHDAM VE SOSYAL DAYANIŞMA TOPLULUK PROGRAMI (PROGRESS) HAKKINDA Avrupa Konseyi’nin 1672 sayılı Kararı ile 24 Ekim 2006 tarihinde İstihdam ve Sosyal Dayanışma Topluluk Programı (PROGRESS) oluşturulmuştur. Bu program ile; 2006 yılı sonu itibariyle tamamlanmış olan Sosyal Dışlanma ile Mücadele, Cinsiyet Eşitliği, Ayrımcılıkla Mücadele, İstihdamı Teşvik Tedbirleri Avrupa Topluluk programları tek bir program altında birleştirilmiştir. Sözkonusu Program Avrupa Birliği’nin sosyal politika ve istihdam alanındaki mevzuatına ilişkin uygulamaların projeler aracılığıyla desteklenmesini ve böylece üye ülkelerde bu alandaki uygulamaların geliştirilmesini sağlamak amacıyla 2007- 2013 dönemini kapsayacak biçimde oluşturulmuştur. PROGRESS Programının istihdam, sosyal içerme ve koruma, çalışma koşulları, ayrımcılıkla mücadele ve cinsiyet eşitliği alanlarında değişim ve modernleşmenin sağlanması yönünde hizmet etmesi öngörülmüştür. 17 Ekim 2007 tarihinde Avrupa Topluluğu ile Türkiye Cumhuriyeti arasında Türkiye Cumhuriyetinin Topluluk İstihdam ve Sosyal Dayanışma Programına Katılımı Hakkında Mutabakat Zaptının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun 14.04.2009 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı AB Koordinasyon Dairesi Başkanlığı PROGRESS programı kapsamında çalışmaların yürütülmesi ve koordinasyonundan sorumlu kılınmıştır. Türkiye’de Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Projesi PROGRESS Programının “Ayrımcılıkla Mücadele” alt başlığı kapsamında Özürlüler İdaresi Başkanlığı tarafından Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı ortaklığında yürütülmüştür. Proje kapsamında özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla mücadele stratejilerinin belirlenmesine ve bilgiye dayalı politika belirlenmesine katkıda bulunmak amacıyla “Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılığın Ölçülmesi Araştırması” gerçekleştirilmiştir. Proje’nin ikinci faaliyeti olan bu sempozyum ise ilgili tüm kamu kurumları ve sosyal tarafların katılımı ile 03-05 Kasım 2010 tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirilmiştir. Proje Avrupa Birliği ve Türkiye eş-finansmanı ile gerçekleştirilmiştir. 3 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı İÇİNDEKİLER Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın Basın Açıklaması.............................................................5 Açılış Konuşmaları................................................................................................................. 11 Türkiye’de Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Projesinin Tanıtımı............................19 Ayrımcılık Kavramı................................................................................................................. 22 • Ayrımcılık Konusunda Hukuki Mevzuat................................................................23 • Özürlülüğe Yönelik Yaklaşımların Özürlülük Politikalarına Etkileri........................30 • Özürlü Kişilerin Hakları Sözleşmesi ve Ayrımcılıkla Mücadele..............................35 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılığın Ölçülmesi Araştırmasının Sonuçları.....................................41 AB’nin Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Politikaları...............................................57 • AB’de Engellilerin Entegrasyonu ve Ayrımcılık Karşıtı Politikalar..........................58 • AB’nin Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Yöntemleri ve Yasal Dayanakları...................................................................................................62 • Avrupa Birliği Engellilik Eylem Planı ve Türkiye.....................................................68 Sivil Toplum Örgütlerinin Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Yaklaşımları...............71 • Ayrımcılığın Tarihsel Kökleri ve Engellilere Yönelik Ayrımcılık Üzerine.................72 • Özürlüler ve Ayrımcılık..........................................................................................79 • İnsan Hakları ve Engellilik.....................................................................................84 • Zihinsel Engellilerin İnsan Hakları.........................................................................88 Türkiye’de Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Stratejelerine Katkı Sağlamak Üzere Geliştirilen Öneriler............................................................................................................... 93 EK- Sempozyum Programı 4 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Selma Aliye KAVAF Devlet Bakanı ÖZÜRLÜLÜĞE DAYALI AYRIMCILIKLA MÜCADELE SEMPOZYUMU BASIN AÇIKLAMASI Özürlülük; gelir düzeyi, statüsü ne olursa olsun toplumun tüm kesimlerini etkileyen bir toplumsal sorun alanıdır. Bu bağlamda özürlülerin sorunları, yalnızca onları ve ailelerini değil, tüm kesimleri kuşatan ve bütüncül bir anlayışla ele alınması gereken toplumsal sorunlardır. Özürlülerin, hayatın her alanında ayrımcılığa uğramadan ve kimseye muhtaç olmadan hayatlarını sürdürmeleri, temel bir insan hakları konusudur. Nüfusumuzun önemli bir oranını oluşturan özürlü vatandaşlarımızın yaşadığı sorunlara çözüm bulmak, kendine yetebilen ve üretken bireyler olarak hayatlarına devam etmelerini sağlamak devletimizin başlıca görevlerindendir. Bu çerçevede bizim hükümet olarak, özürlüleri de içine alan sosyal hizmet politikamız yardım eksenli değil, “hak” eksenli bir politikadır. Bu nedenle özürlü kardeşlerimizin ayrımcılığa maruz kalmadan, fırsat eşitliği içinde haklarını kullanabilen kişiler olmalarını, istihdam edilmelerini ve toplumsal hayatta üretken birer vatandaş olarak yer almalarını sağlamak, özürlüler politikamızın temel hedefidir. Sayın Başbakanımızın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken sosyal belediyecilik anlayışının ilk örnekleri olarak başlattığı uygulamalar AK Parti hükümetlerinin rehberi olmuştur. İktidarımızda özürlü vatandaşlarımız için çok önemli kazanımları getiren, başta Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı Özürlüler Yasası olmak üzere pek çok önemli yasal düzenleme hayata geçirilmiştir. Ülkemizdeki ayrımcı uygulamaları önlemeye yönelik tüm yasal düzenlemelere ve atılan adımlara rağmen, uygulamada problemlerin yaşandığı da bilinen bir gerçektir. Özürlülerin ayrımcılığa karşı korunmaları önemli bir sorun alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’de özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla mücadele stratejilerini belirlemek ve bilgiye dayalı politika üretilmesine katkıda bulunmak amacıyla Bakanlığıma bağlı Özürlüler İdaresi Başkanlığı tarafından Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı işbirliği ile; “Türkiye’de Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele” adlı proje gerçekleştirilmiştir.. Söz konusu proje, Avrupa Birliği İstihdam ve Sosyal Dayanışma Programı’nın “Ayrımcılıkla Mücadele” alt başlığı kapsamında yürütülmüştür. 5 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Bu Proje ile Türkiye’deki özürlülüğe dayalı ayrımcılığın boyutlarının bilimsel yöntemlerle ortaya konulması, farkındalığın artırılması, eşitlik kurumunun yapılanmasında özürlülük boyutunun nasıl yer alacağının tartışılması hedeflenmektedir. Avrupa Birliği ülkelerindeki özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla mücadelede iyi uygulama örneklerinin paylaşılması ve ülkemizde farklı ayrımcılık alanlarında elde edilen gelişmelerin ve başvuru mekanizmalarının işlerliğinin tartışılması da hedeflerimiz arasındadır. Projenin iki ayağı bulunmaktadır: Birincisi, “Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılığın Ölçülmesi Araştırması”dır. Araştırmanın saha çalışması Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü tarafından yapılmıştır. Bu toplantımızın bir amacı da bu araştırmanın önemli sonuçlarını sizlerle paylaşmaktır. Projenin ikinci ayağı olan “Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu” ise bugün itibariyle başlamış olup 4-5 Kasım 2010 tarihlerinde ilgili tüm kamu kurumları ve sosyal tarafların katılımı ile gerçekleştirilecektir. Sempozyumda, ülkemizin özgün koşulları içinde özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla mücadele stratejilerinin belirlenmesine katkıda bulunmak amacıyla araştırma sonuçları paylaşılacak ve değerlendirilecektir. Ayrıca, Avrupa Birliği’nin ayrımcılıkla mücadele politikaları ve Avrupa Birliği ülkelerindeki iyi uygulama örnekleri sunulacak, Türkiye’de ayrımcılıkla mücadele konusundaki mevcut durum, yaşanan sorunlar ve çözüm önerileri de tartışılacaktır. Şimdi söz konusu proje kapsamında gerçekleştirilen Araştırmanın bazı çarpıcı sonuçlarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Araştırma; bu yıl Haziran-Temmuz aylarında 29 ildeki 533 derneğe üye 63 bin kişi arasından tesadüfî örneklem yoluyla seçilen 1 507 özürlü üzerinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmada farklı yaşam alanlarında özürlülerin ayrımcılıkla karşılaşıp karşılaşmadıklarına dair deneyimlerini ve bu konudaki düşüncelerini öğrenmeye yönelik sorular sorulmuştur. Örneklem grubunun önemli bir kısmı özürlü bireylerin istihdam ve çalışma yaşamında bir şekilde ayrımcılığa maruz kaldığını düşünmektedir. İstihdam ve çalışma yaşamı alanında her zaman ayrımcılığa maruz kaldığını belirtenlerin oranı yüzde 31,5, hiçbir zaman ayrımcılığa uğramadığını ifade edenlerin oranı ise yüzde 4,7’dir. Bu önemli bir noktadır, çünkü hükümet olarak özürlü kardeşlerimizin istihdam imkânlarının arttırılması en fazla önem verdiğimiz sosyal politikalardan biridir. Engellilerimizin istihdam edilerek toplum hayatına tam ve etkin katılımlarını sağlamak için tüm imkânlarımızı seferber etmekteyiz. Türkiye İş Kurumu verilerine göre 2002 yılında kamu kurumlarında ve özel sektörde istihdam edilen engelli işçi sayısı 10 bin 6 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu 883 kişiyken 2009 yılında istihdam sayısı yaklaşık olarak iki buçuk kat artarak 26 bin 405; 2010 yılının ilk 6 ayında ise 16 bin 670 olmuştur. Bu yılın başında engellilerin devlet memuru olabilmeleri konusunda önemli bir adım attık: “Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu”nda yapılan değişiklikle engelli personel atamaları istisna kapsamı dışında bırakıldı. Böylece kamu kurum ve kuruluşlarının açık bulunan engelli devlet memuru kadrolarına atamaların yapılmasına imkân sağlanmıştır. Devlet Personel Başkanlığı’nın verilerine göre 2002 yılında kamu kurumlarında istihdam edilen engelli memur sayısı 6 bin 103 iken, bu rakam geçen yıl 10 bin 357’ye, 2010 Ocak ayında ise 14 bin 330’a ulaşmıştır. Bu yıl içinde ise yaklaşık 6 bin engellinin daha ataması gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, iş bulamayan ya da çalışamayacak durumda olan engellilere bağlanan aylıklar da yüzde 200 ila 300 oranında artırılmış, ayrıca, kapsamı genişletilmiştir. Yine Araştırma sonuçlarımıza baktığımızda; Sağlık alanında katılımcıların yüzde 27,4’ü özürlü bireylerin hiçbir zaman ayrımcılığa maruz kalmadığını ifade ederken; yüzde 14,1’i her zaman ayrımcılığa uğradığını belirtmiştir. Eğitim alanında katılımcıların yüzde 25,3’ü, özürlülerin bu alanda çoğu zaman ayrımcılıkla karşılaştığını ifade etmiştir. Eğitim alanında özürlü bireylerin hiçbir zaman ayrımcılıkla karşılaşmadığını söyleyenlerin oranı ise yüzde 13,3’tür. Özürlü kardeşlerimizin belli bir bilgi ve kültür düzeyine ulaşması, meslek edinip üretken hale gelmesi ve toplumsal hayata katılmaları anayasal bir haktır. Onların sosyal hayata tam ve etkin katılımlarını sağlamanın ilk ve en önemli şartı ise eğitim almalarını sağlamaktır. Bu konuda bize düşen görev ise engellilerimizin örgün ve mesleki eğitimlerini tamamlamalarını sağlayacak destek mekanizmalarını oluşturmak ve yaygınlaşmasını sağlamaktır. Bu yöndeki çalışmalarımızı tüm maddi kaygıların üzerinde kararlılıkla sürdürmekteyiz. Bu çalışmalarımızın bir sonucu olarak 2002 yılında resmi eğitim kurumlarından yararlanan engelli öğrenci sayısı 22 binken, bugün 55 bine ulaşmıştır. Sekiz yıl önce 68 özel rehabilitasyon ve eğitim merkezinden yararlanan engelli öğrenci sayısı 16 binken bugün bin 686 merkezde yaklaşık 220 bin öğrenciye ulaşılmıştır. Ayrıca, özel eğitime ihtiyaç duyan engellilerin okullarına götürülmesini de devletimiz üstlenmiştir. Bu kapsamda 35 bine yakın çocuğumuz her gün evlerinden alınıp okullarına ulaştırılmaktadır. 7 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Tekrar araştırma sonuçlarımıza bakarsak; araştırmaya katılanların yüzde 26,2’si siyasi katılımda; yüzde 29,5’i ise adalete erişimde özürlülerin hiçbir zaman ayrımcılığa uğramadığını kaydetmiştir. Bu alanlarda ayrımcılığa uğradığını düşünenlerin oranı ise yüzde 12 ile 15 arasındadır. Boş zaman ve dinlenme faaliyetlerine katılımda da katılımcıların yüzde 14,4’ü nadiren ayrımcılığa uğradığını; yüzde 17,8’i ise hiçbir zaman ayrımcılığa uğramadığını kaydetmiştir. Bilgiye erişim alanında örneklem grubunun yüzde 26,9’u ayrımcılığa uğramadığını belirtirken; yüzde 13,4’ü de her zaman ayrımcılıkla karşılaştığını kaydetmiştir. Topluma dâhil olma alanında örneklem grubunun yüzde 11,9’u, özürlü bireylerin hiçbir zaman ayrımcılığa uğramadığı görüşündeyken; yüzde 20,8’i de her zaman ayrımcılık yaşadığı düşüncesindedir. Fiziksel erişim; özürlülerimizin sosyal hayatını etkileyen unsurların en önemlilerinden biridir. Araştırmaya katılanların yüzde 77,3’ü yollar, kaldırımlar ve parklar gibi kamuya açık alanlarda, gerekli düzenlemelerin yokluğu nedeniyle erişim zorlukları yaşamıştır. Yüzde 70,2’si de kamuya yönelik hizmetlerin sunulduğu binalarda yine aynı nedenden dolayı zorluklarla karşılaşmıştır. Örneklem grubunun 72,1’i şehir içi; yüzde 59’u da şehirlerarası toplu taşıma araçlarını, özürlülere yönelik gerekli düzenlemelerin olmaması nedeniyle kullanamamıştır. Sizlerin de bildiğiniz gibi 5378 sayılı Özürlüler Kanunu ile getirilen hüküm gereğince 2012 yılına kadar kamu binaları, kamuya açık alanlar ve toplu taşıma araçlarının özürlülerin kullanımına uygun duruma getirilmesi hususunda 2006 tarihli Başbakanlık Genelgesi yayınlanmıştır. Özürlüler İdaresi Başkanlığımız da bu alanda yapılan çalışmaları hızlandırmak ve ilgili kuruluşların planlamalarında yer almasını sağlamak için ilgili kesimlerin katılımı ile Ulaşılabilirlik Stratejisi ve Ulusal Eylem Planını hazırlamış ve Plan geçtiğimiz günlerde onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Bu çalışmalar; bütün kamu kurumlarının bir takvim çerçevesinde ulaşılabilirlik çalışmalarını gerçekleştirmelerini zorunlu hale getirmektedir. Bu alandaki çalışmaları hızlandırmak ve desteklemek için Başkanlığımız koordinatörlüğünde, Gazi Üniversitesi ve Türk Standartları Enstitüsü işbirliğiyle hazırlanan “Yerel Yönetimler İçin Ulaşılabilirlik Temel Bilgiler Teknik El Kitabı” ilgili tüm kuruluşlara dağıtılmıştır. Yine Araştırmamızın sonuçlarına baktığımızda; Özürlülerimiz, topluma dâhil olma alanında “kişilerin ayrımcı davranışlarıyla” da karşılaştıklarını ifade etmektedirler. Katılımcıların 8 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu yüzde 65’i tanımadığı kişilerin alay, aşağılama gibi davranışlarına maruz kaldığını ifade etmiştir. Katılımcıların yüzde 42,7’si kamu görevlisinin kötü muamelesi ile karşılaştığını belirtirken, bu durumu çoğu zaman ya da her zaman yaşadığını söyleyenlerin oranı ise yüzde 12,2’dir. Örneklem grubunun yüzde 41,8’i de resmi kurumlarda ya da bankalardaki görevlilerin ayrımcı davranışına maruz kaldığını ifade etmiştir. Araştırmaya göre en fazla ayrımcılığa uğrayan özürlü gruplarının başında yüzde 35,7 ile zihinsel özürlüler gelmektedir. Onları yüzde 21,3’le işitme, yüzde 20,6 ile görme özürlüler, yüzde 10,2 ile ruhsal hastalığı olanlar, yüzde 8,2 ile dil ve konuşma bozuklukları olanlar ve yüzde 4 ile ortopedik özürlüler takip etmektedir. Araştırmanın önemli bir başka noktası da, özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla ilgili mevzuatı bildiğini ifade edenlerin oranı yüzde 28,7 iken; bilmediğini belirtenlerin oranının yüzde 71,3 olmasıdır. Bu sonuçlar zihinlerdeki engellerin varlığını ve bu engellerin pratik hayata önemli ölçüde yansıdığını göstermektedir. Özürlülük alanında daha hızlı yol almak ve engelli kardeşlerimizin hayatlarını kolaylaştırmak için herkesin, her kuruluşun işbirliği içinde katkısına ihtiyaç vardır. Bu alanda atılan her adım çok büyüktür. Özürlü olmak başarılı olmaya, ya da hayata tam anlamıyla katılmaya engel değildir. Fiziki engellerle birlikte zihinlerdeki engelleri de aşmak için yasal düzenlemeler tamamıyla yapılmıştır. Bu düzenlemelerin gündelik hayatta da uygulanması için Bakanlığım bünyesindeki çalışmalarımızı çok yönlü olarak sürdürüyoruz. 12 Eylül’de gerçekleşen halk oylaması sonucunda kabul edilen anayasa değişikliği ile özürlülerimiz pozitif ayrımcılık kapsamına alınmış, böylece insan hakları alanında önemli bir gelişme sağlanmıştır. Bu Anayasa değişikliği kapsamında önümüzdeki dönemde pozitif ayrımcılıkla daha etkin politikalar oluşturarak, özürlülerimizin hayatlarını kolaylaştırmak için çalışmalara başladık. Bildiğiniz gibi Özürlüler Kanunu’nun çıkmasının ardından başlattığımız “özürlü evde bakım desteği” özellikle ailelerin yüklerini hafifleten çok önemli bir uygulama olmuştur. Şu anda tüm Türkiye’de evde bakım desteğimizden 271 bin 962 özürlü vatandaşımız yararlanmaktadır. Bu kapsamda özürlümüze, evinde bakım yapan ailesine ya da yakınına aylık olarak net bir asgari ücret tutarı olan 545 Lira ödemekteyiz. Yine özürlü üyesi olan ailelerimize destek olmak için geçtiğimiz ay yürürlüğe giren Yönetmelikle Bakanlığıma bağlı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumumuzun hizmetlerinin kapsamını genişlettik. Aileleriyle birlikte yaşayan özürlülerimiz düğün, seyahat 9 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı gibi durumlarda büyük sıkıntılar yaşıyorlardı. Bundan böyle özürlülerimiz ihtiyaç duydukları dönemlerde bizim kurumlarımızda geçici süreyle misafir olarak kalabilecekler. Bu uygulama, ailelerimizi sosyal açıdan rahatlatacak ve önemli bir ihtiyaca cevap verecektir Bazı özürlülerimiz ise resmi bakım merkezlerimizde kalmıyorlar ancak günlük işlerinde bir yardımcıya ihtiyaç duyuyorlar. İşte bu durumdaki özürlü kardeşlerimizin hayatlarını kolaylaştırmak için de, bizim resmi kurumlarımızdan görevlendirilecek çalışanlarımız günün belli saatlerinde onlara yardım edecekler. Tüm bu çalışmaların özürlülerin kamusal alanda daha görünür olmasını sağlayacağına, her bir özürlü kardeşimize ve ailesine en güzel desteği oluşturacağına inanıyorum. İyi uygulama örneklerinin artması özürlülük alanında yaşanan sorunların günbegün azalmasını sağlayacak ve zihinlerdeki engellerin kaldıran en önemli gücü oluşturacaktır. Özürlü dostu sosyal politikaların başarılı bir şekilde uygulanmasının temel şartı ise fizikî çevre, tıbbî-meslekî-sosyal rehabilitasyon ve istihdam alanlarında, değişik sosyal kesimler arasında tam bir işbirliğinin sağlanmasıdır. İnanıyorum ki “Türkiye’de Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Projesi” özürlülüğe dayalı ayrımcılığın önlenmesine önemli katkılar sağlayacaktır. Bu kapsamda gerçekleştirilecek sempozyumun başarılı geçmesini diliyor, güncel ve önemli olan bu projenin hazırlanmasında ve yürütülmesinde emeği geçen herkese teşekkür ediyor, hepinize saygılarımı sunuyorum. 10 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu AÇILIŞ KONUŞMALARI 11 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Bekir KÖKSAL Özürlüler İdaresi Başkanı 2002 Türkiye Özürlüler Araştırmasına göre ülkemizde özürlü kişilere ilişkin temel sosyal göstergeler genel nüfusun oldukça gerisindedir. Ülkemizde ayrımcı uygulamaları önlemeye yönelik çeşitli yasal düzenlemeler bulunmakla birlikte bunların uygulamaya yansımasında problemler yaşanmaktadır. Kimi yasal düzenlemelerde ve genel olarak pratikte özürlü kişilere yönelik yaklaşım medikal modelin ötesine geçememektedir. Özürlü kişilerin ayrımcılığa karşı korunmaları önemli bir sorun alanıdır. Ayrımcılıkla mücadele konusunda ülkemizde bazı düzenlemeler 2005 yılında çıkarılan Özürlüler Kanunu ile öngörülmüştür. Özürlüler Kanunu ile özürlülere yönelik oluşturulacak politikalarda özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla mücadele temel ilkelerden biri olarak kabul edilmiş ve özürlülere yönelik alınacak kararlarda özürlülerin, ailelerinin ve sivil örgütlerinin katılımının esas olacağı belirlenmiştir. Özürlüler yasası ile ayrıca, Türk Ceza Kanunu’nun 122’nci maddesinde yapılan değişiklikle özürlülüğe dayalı ayrımcılık suç olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte ülkemiz bu alanda henüz yükümlülüklerini tam olarak yerine getirebilmiş değildir. 2008 İlerleme Raporunda da ortaya konulduğu gibi ayrımcılıkla mücadele konusunda sınırlı bir gelişme kaydedilmiş olup, hazırlıklar henüz başlangıç aşamasındadır. Henüz dolaylı ve dolaysız ayrımcılık tanımları gibi tanımlar ve önemli ilkeler ulusal mevzuatta yer almamış, özürlülük de dâhil belirli bir temele dayalı ayrımcılıkla mücadeleyi öngören Avrupa Birliği direktiflerinin iç hukuka aktarılması henüz tamamlanmamıştır. Bunun yanı sıra halen ayrımcıkla mücadeleyi ve eşit muameleyi teşvik edecek etkili ve bağımsız bir eşitlik kurumu kurulamamıştır. Yine 2008 İlerleme Raporunda belirtildiği gibi ayrımcılığa ilişkin veri ve araştırma eksikliği bilgiye dayalı politika belirlemeyi önlemektedir. Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığınca, İnsan Hakları Başkanlığı ile ortaklaşa Avrupa Birliği (AB) İstihdam ve Sosyal Dayanışma Programının (PROGRESS) “Ayrımcılıkla Mücadele” alt başlığı kapsamında “Türkiye’de Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele” isimli bir proje gerçekleştirilmektedir. 12 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Söz konusu projenin temel amacı Türkiye’de özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla mücadele stratejilerinin belirlenmesine ve bilgiye dayalı politika belirlenmesine katkıda bulunmaktır. Bu amaç doğrultusunda proje hedefleri şunlardır: • Türkiye’deki özürlülüğe dayalı ayrımcılığın boyutlarının bilimsel yöntemlerle ortaya konulması, • Başta 2000/78 Nolu AB direktifi olmak üzere, AB politikaları konusunda farkındalığın artırılması, eşitlik kurumunun yapılanmasında özürlülük boyutunun nasıl yer alacağının tartışılması, • AB ülkelerindeki özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla mücadelede iyi uygulama örneklerinin paylaşılması, • Ülkemizde farklı ayrımcılık alanlarında elde edilen gelişmelerin ve başvuru mekanizmalarının işlerliğinin tartışılmasıdır. Projenin iki temel faaliyeti bulunmaktadır. Birincisi, “Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılığın Ölçülmesi Araştırması” dır. Araştırmaya ilişkin olarak tarafı olduğumuz Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme çerçevesinde; özürlü kişilerin ayrımcılık ve ayrımcılık yaşanan alanlara ilişkin algılarının, ayrımcılıkla ilgili mevzuat, başvuru ve destek mekanizmaları hakkındaki bilgi düzeylerinin, ayrımcılık deneyimlerinin, bireysel düzeyde kullandıkları ayrımcılıkla mücadele yöntemlerinin belirlenmesine yönelik bir alan araştırması yüklenici kurum olan Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü tarafından yapılmış bulunmaktadır. Projenin ikinci ayağı olan “Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu” ise ilgili tüm kamu kurumları ve sosyal tarafların katılımı ile çeşitli özel ve kamu kurum ve kuruluş temsilcilerinden oluşan yaklaşık 200 katılımcı ile gerçekleştirilmektedir. 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleşen referandum sonucunda kabul edilen anayasa değişikliği ile özürlülerimiz pozitif ayrımcılık kapsamına alınarak insan hakları alanında önemli bir gelişme elde edilmiştir. Söz konusu projenin hayata geçirilmesiyle de özürlülüğe dayalı ayrımcılığın ölçülmesi ve özürlüğe dayalı ayrımcılığın önlenmesi konularında önemli katkılar sağlanacağı düşünülmektedir. Projenin hazırlanmasında ve yürütülmesinde emeği geçen herkese teşekkür ederim. 13 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Prof. Dr. Eyüp G. İSBİR Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü Genel Müdürü Bugün burada gerçekten Türkiye’nin önemli bir konusuyla ilgili yapılmış bir araştırma ve o araştırmanın sonuçlarının açıklanacağını bildiğimiz bir sempozyum sebebiyle bir araya gelmiş bulunmaktayız. Konu sadece Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin değil, evrensel bir konudur. Dünya üzerinde bu konuyla ilgili gerek çözümler, gerekse geleceğe yönelik politikalar açısından önemli kararlar ve düzenlemeler yapılmaktadır. Biz de bunların gerisinde kalmamak zorundayız. Dolayısıyla Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı tarafından başlatılan çalışmalar naçizane genel müdürü olduğum Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü tarafından da yapılan bir araştırmayla belirli ölçüler içerisinde politikaların belirlenebilmesi açısından önemli gelişmeleri sağlayacak verileri elde etmiştir. Bugün bu verileri burada tartışacağız ve geleceğe yönelik politikaların oluşmasındaki olumlu sonuçları da elde etmeye çalışacağız. Gerçekten 183 dernekten toplam 1.500 kişiye ulaştığımız bu araştırmada, özellikle yaz aylarında, haziran ve temmuz aylarında, 29 ilde arkadaşlarımızın çok büyük fedakârlıklarla yapmış oldukları çalışmalar ve sonuçları kayda değerdir. Kendilerine teşekkür ederim. Dolayısıyla bu araştırmaya katılan bütün akademisyen ve dernek mensubu arkadaşlarıma Enstitüm adına ve şahsen kalbi şükranlarımı arz ediyor, teşekkür ediyorum. 65 anketörün büyük bir özveriyle yapmış olduğu bu çalışmanın hayırlı sonuçlar vereceğini düşünüyor; hepinizi saygılarımla selamlıyorum. 14 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Yusuf ÇELEBİ Türkiye Sakatlar Konfederasyonu Başkanı Aslında bugün önemli bir gün. Geriye dönüp baktığımızda eksileriyle doğruları beraber gördüğümüz zaman bir noktaya varırız. Bu nedenle Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim ederek konuşmama başlamak istiyorum. Bugün önemli bir gün çünkü 1990’larda özürlülerle ilgili mücadele ederken özürlülerin isminden bahsederken bizi kimse görmüyordu. Devlet kanadında çok geride olduğumuzu söyleyebilirim. Bugün devlet tarafında ayrımcılığın var olduğunu İdare tespit etmiş ve sempozyum konusu yapmıştır. Bundan dolayı kutluyorum kendilerini. Anayasamızın 10’ uncu maddesi bütün vatandaşların eşitliği ilkesinden bahseder. Dili, dini, ırkı, düşüncesi ne olursa olsun yasa karşısında eşit haklara sahiptir ve haklarında ayrımcılıktan bahsedilemez. Ona rağmen geçmişe baktığımız takdirde, 80’lere döndüğümüz takdirde kadınlar üzerinde bir ayrımcılık vardı, çocuklar üzerinde bir korumacılık vardı. Özürlülerden bahsedilmezken özürlüler sadakaya terk edilmiş, sadaka bakışıyla kim eğer ona yardım ederse iyi bir insan olarak görülürdü. Bugün ise ayrımcılık konusu dile geliyor. Özürlüler açısından önemli gelişmeler 1997’de çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle başlamış, 2005 yılında ise artık özürlünün de bir politikası olduğu, yasa altına alınmıştır. Sayın Başbakan’ın da büyük katkıları, muhalefetin oy birliği ile 5378 sayılı Özürlüler Kanunu çıkarılmış ve bir özürlülük politikası oluşmuştur. Bu bizim açımızdan gerçekten çok önemlidir. Ancak insanlar var oldukça, talepler çözüldükçe, sorunların varlığı ortaya çıkar. İşte 2005 tarihinden sonraki süreçte Sayın Başbakanın da “sadaka değil hak” dediği gibi hak ekseni öne çıkmakla beraber hala ayrımcılık devam etmekle birlikte sorunlar artık herkesin görebileceği hale gelmiş ve bu alanda ayrımcılığın yapılmaması gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu nedenle sizler de bilirsiniz ki, Anayasamızın 61’inci maddesinde çocuklar, kadınlar, gaziler ve malullerden bahsedilirken hala özürlülerin korunması sözcüğü bizim açımızdan ciddi bir ayrımcılıktır. 15 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Bugün öğretmen oluyorsunuz; Ağrı gibi bir ilde öğretmenlik yapıyorsunuz, özürlüsünüz, diğer bireylerle eş değer yürümeye çalışıyorsunuz; bir taraftan da eğer normal bir vatandaş “ben çocuğumu özürlüye nasıl emanet edeyim? onlar hala korunmaya muhtaç” derse hukuk karşısında haklı olur. İşte bu böyle bir ayrımcılıktır. 5378 sayılı kanunla çok hak tanınmış olmakla birlikte birçok alanda sorun devam etmektedir. Bu alandaki sorunların idareyle sivil toplumun beraberliğiyle sona erdirileceğine inanıyorum. Bakın, özürlüler açısından 65’inci madde süreç içerisinde engel olacaktır. “Devletin görevlerini imkânları dâhilinde gerçekleştireceği” düşüncesine, ‘devletin imkânı devletin işine geldiği zaman mı?’ diye bakarız. Madde 61’in tadilatı ve Madde 65’in mutlaka kaldırılması gerekir. Ülke açısından gerçekten doğru bir madde değil. Madde 67’ye bakıldığı takdirde hala özürlülerimizin hür iradesini ortaya koyup oy kullanmadığını görüyoruz. Bu sorunları beraber çalışarak çözeceğiz. Bunların tümünün düzenlenebilmesi için; 8,5 milyon özürlüden bahsediyoruz ancak sokakta 100 bin özürlüyü bulamazsınız. Ulaşılabilirlik sağlandığı takdirde eğitim düzeyimiz yükselecektir. Eğitim düzeyimiz yükseldiği takdirde aldığımız eğitimin gereği kariyerimiz değiştiği zaman, işte o zaman farkındalık var olacaktır. Yine değerli Dışişleri Bakanımızın gururla imzaladığı Engellilerin Haklarına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin Ek İhtiyari Protokolü Sayın Başbakanımızın dirayetiyle TBMM’ye geldiği takdirde muhalefetin oybirliği ile genel kurulda oylanırsa belki o zaman ayrımcılık sona erecektir. Bu nedenle bu mücadeleyi beraber yapacağız. Bu mücadeleye beraber devam edeceğiz. Ayrımcılığın varlığını İdare bugün üstlenmiş, yarın beraber bitireceğiz. Saygılarımla. 16 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Turan İÇLİ Engelliler Konfederasyonu Başkanı Türkiye’de 1990’lı yıllardan itibaren verilen mücadeleler sayesinde özürlülük alanında büyük bir kamuoyu duyarlılığı ve farkındalık yaratılmıştır. Bunun sonucunda TBMM’deki siyasi partilerimiz engelli sorunlarıyla ilgilenmeye, onları fark etmeye, onların sorunlarını çözmek için bir takım çabalar göstermeye başlamışlardır. Bunun sonucunda 1997 ile 2005 yılları arasında çok önemli yasalaştırma faaliyetleri gerçekleştirilmiştir. Yani Türkiye’de engelliler alanında artık şeytanın beli kırılmıştır. Artık sorunlar daha özgün, daha özel ve ayrıntılı biçimleriyle tartışılır hale gelmiştir. Başlangıçta çok genel çizgileriyle ele aldığımız ve genel bir duyarlılık yaratmaya çalıştığımız sorunlar etrafında daha özel başlıklar açılmaya ve bu başlıkların içi tartışılmaya başlanmıştır. Bunlar tabi ki çok olumlu ve güzel gelişmelerdir. Fakat bir yandan da toplumdaki engellilere yönelik korumacı anlayışlarda bir güçlenmeyi teşhis ediyoruz. Bu güçlenme tabii ki hayırsever duyguların muhatabı olarak engellileri olumlu yönde etkileyebileceği gibi hak eksenli yaklaşımların önünde de ciddi engeller oluşturmaktadır. Ne yazık ki en son gerçekleştirilen anayasa değişikliği ile 10. madde korumacı bir madde haline getirilmiştir. 61. madde, 10. maddeye taşınarak eşitlik ilkesini de zedeleme pahasına oraya yerleştirilmiştir. Umarım bu yanlışlık önümüzdeki süreçte yapılacak anayasa değişikliklerinde fark edilir ve düzeltilir. Çünkü bu temelde gelişecek olan bir anlayışın engellilere hak eksenli bir yaklaşımın yerine korumacı, himayeci anlayışları pekiştirip, toplumda da bu bilinci yayma gibi bir tehlikesi vardır. Engellilere yönelik olarak tarihsel süreç içerisindeki meselelerin özü, engellilere yönelen ayrımcı düzenleme, uygulama, değer yargıları, tutum ve davranışlardır. Bütün bunların ortadan kaldırılması ile birlikte engelliler toplumun gerçekten eşit bireyleri haline geleceklerdir. Ama bu o kadar kolay bir iş değildir çünkü bu değer yargıları, tutumlar ve davranış kalıpları binlerce yıldan beri toplumun gözeneklerine yerleşmişlerdir. Bunları toplumun tüm gözeneklerinden temizlemek ciddi bir aydınlanma süreciyle ve köklü ekonomik alt yapısal değişikliklerle mümkündür. Çünkü son tahlilde baktığımız zaman engelliler hakkındaki tüm değer yargıları engellilerin üretim süreci içerisinde ve toplumsal yaşamda işgal ettiği yerin yansımasıdır. Bu yer güçlendirilir, engelliler üretim sürecine, toplumsal yaşama eşit ve özgür bireyler olarak katılırlar ve bunların önündeki tüm engeller temizlenirse toplumdaki olumsuz değer yargılarının da değişeceği kuşkusuzdur. 17 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı İşte bu sempozyum bu konuyu masaya yatırmak, bu konunun ayrıntıları hakkında bazı çözüm yolları, bazı önlemler geliştirmek açısından önemlidir. Ben Özürlüler İdaresi Başkanlığına böyle bir çalışmayı düzenledikleri için teşekkür ediyorum. Konfederasyonum adına çalışmalarda başarılar diliyorum. Teşekkürler. 18 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu TÜRKİYE’DE ÖZÜRLÜLÜĞE DAYALI AYRIMCILIKLA MÜCADELE PROJESİ’NİN TANITIMI Dr. Sermet BAŞARAN Özürlüler İdaresi Başkanlığı Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Dairesi Başkanı Proje Koordinatörü Projemiz, Avrupa Birliği PROGRESS Programı tarafından desteklenen bir projesidir. 20072013 yıllarını kapsayan PROGRESS Programı, AB’nin istihdam, sosyal içerme ve koruma, çalışma koşulları, cinsiyet eşitliği ve ayrımcılıkla mücadele alanlarına yöneliktir. Ülkemizde, PROGRESS programına ilişkin sorumlu kuruluş Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığıdır. Projenin amacı Türkiye’de özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla mücadele stratejilerinin belirlenmesine ve bilgiye dayalı politika belirlenmesine katkıda bulunmaktır. Hedefleri ise; 1. Türkiye’deki özürlülüğe dayalı ayrımcılığın boyutlarının bilimsel yöntemlerle ortaya konulması, 2. Başta 2000/78 nolu AB direktifi olmak üzere, AB politikaları konusunda farkındalığın artırılması, eşitlik kurumunun yapılanmasında özürlülük boyutunun nasıl yer alacağının tartışılması, 3. AB ülkelerindeki özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla mücadelede iyi uygulama örneklerinin paylaşılması, 4. Ülkemizde farklı ayrımcılık alanlarında (çocuk, kadın vb.) elde edilen gelişmelerin ve başvuru mekanizmalarının işlerliğinin tartışılmasıdır. Projenin neden yapıldığı sorusunun cevabı olan gerekçeleri; 1. Ülkemizde ayrımcı uygulamaları önlemeye yönelik çeşitli yasal düzenlemeler bulunmakla birlikte bunların uygulamaya yansımasında problemlerin yaşanması, 2. AB Katılım Ortaklığı Belgesinde, özürlülük de dâhil belirli bir temele dayalı ayrımcılığa maruz kalmaksızın, tüm bireylerin insan haklarının ve temel özgürlüklerinin garanti altına alınması ihtiyacı bulunduğuna işaret edilmesi, 3. 2003 Ulusal Programında, ayrımcılıkla mücadele alt başlığında işte ve istihdamda eşit muamelenin genel çerçevesini oluşturan 2000/78/EC sayılı işte ve istihdamda eşit muamele direktifini iç hukukuna aktaracağının yer alması, 19 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı 4. Programda “eşitlik kurumu”nun kurulmasına yönelik çalışmaların başlayacağının vurgulanması, 5. Özürlüler yasası ile özürlülere yönelik oluşturulacak politikalarda özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla mücadelenin temel ilkelerden ve Türk Ceza Kanunu’nun 122. maddesinde yapılan değişiklikle özürlülüğe dayalı ayrımcılığın suç olarak kabul edilmesi, 6. 2008 İlerleme Raporu’nda ayrımcılıkla mücadele konusunda sınırlı bir gelişmenin kaydedilmiş olması, 7. Türkiye’de “Ayrımcılığa karşı farklılık” başlıklı bilgi kampanyası altında veya dışında özürlülüğe dayalı ayrımcılık konusunda bilgilendirme ve farkındalığı geliştirmeye yönelik sistemli çalışmalara henüz başlanmamış olması olarak sıralanabilir. Sonuç olarak proje ülkemizin özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla mücadele konusundaki 2009 önceliği olan “Özürlü kişilere yönelik ayrımcılıkla mücadele stratejisinin belirlenmesi ve her düzeyde uygulanmasının desteklenmesi ve izlenmesi” hedefine yönelik çalışmalara katkı sağlayacaktır. Proje iki ana faaliyetten oluşmaktadır. Bunlar: 1. Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılığın Ölçülmesi 2. Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılığın Ölçülmesi Araştırması kapsamında özürlü kişilerin; 1. Ayrımcılık ve ayrımcılık yaşanan alanlara ilişkin algılarının, 2. Ayrımcılıkla ilgili mevzuat, başvuru ve destek mekanizmaları hakkındaki bilgi düzeylerinin, 3. Ayrımcılık deneyimlerinin, 4. Bireysel düzeyde kullandıkları ayrımcılıkla mücadele yöntemlerinin belirlenmesine yönelik olarak 1500 denekli bir alan araştırması yapılmıştır. Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılığın Ölçülmesi Araştırması, yüklenici kurum olan TODAİE tarafından gerçekleştirilmiş olup, TODAİE Araştırma Ekibi içerisinde Doç. Dr. Argun AKDOĞAN, Dr. Başak BEYDOĞAN, Dr. Pınar YELSALI PARMAKSIZ, Dr. Ayşegül SABUKTAY ve Arş. Gör. Hasan VURAL yer almıştır. 20 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumunda ülkemizin özgün koşulları içinde özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla mücadele stratejilerinin belirlenmesine katkıda bulunulması amaçlanmış, bu amaç doğrultusunda ise; 1. Araştırma sonuçlarının paylaşılması, 2. AB’nin ayrımcılıkla mücadele politikaları ve iyi uygulama örneklerinin sunulması, 3. Türkiye’de ayrımcılıkla mücadele konusundaki mevcut durum, yaşanan sorunlar ve çözüm önerilerinin tartışılması sağlanacaktır. Proje ortağımız Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığıdır. Projeye 01.12.2009 tarihinde başlanmış olup 30.11.2010 tarihinde tamamlanmış olacaktır. Proje; AB PROGRESS Programı Katkısı 170 467 Euro ve Özürlüler İdaresi Başkanlığı’nın 42.616 Euro olmak üzere toplam 213 084 Euro’luk bütçeye sahiptir. Çıktıları olarak araştırma özet kitapçığı, araştırma kitabı, sempozyum kitabı, proje web sayfası bulunmaktadır. Proje ekibimiz Daire Başkanı Dr. Sermet BAŞARAN, Şube Müdürü Selma ÇALIK ve özürlüler uzmanları Coşgun GÜRBOĞA, Keziban KARÇKAY, Bahar UĞURLU ve Erem İLTER’den oluşmaktadır. Hacettepe Üniversitesi, Sosyoloji ABD Öğretim Üyesi Prof. Dr. Esra BURCU proje danışmanımız olarak projenin tüm aşamalarında bilimsel danışmanlığını yürütmüştür. 21 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı AYRIMCILIK KAVRAMI 22 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Selvet ÇETİN Stratejik Düşünce Enstitüsü İnsan Hakları Hukuku Uzmanı Ayrımcılık Konusunda Hukuki Mevzuat Tanım Ayrımcılık temel olarak ya da en azından potansiyel olarak bir eşit olmama durumunu ifade eder ve bazı bireylere diğerlerinden farklı davranmayı içerir. Bu yüzden ayrımcılığın “eşitlik” kavramı ile doğrudan ilişkisine açıklık getirmek yerinde olacaktır. Eşitliğe yönelik iki genel kavramsal yaklaşım vardır. Bu yaklaşımlar hem ulusal hem de uluslararası hukukta eşitlik ve ayrımcılığa uğramama hakkına karşılık gelmektedir. Şekli ve maddi eşitlik olarak nitelendirdiğimiz bu durum, ayrımcılığın kavramsal çerçevesinin sınırlarını da belirlemektedir. Ayrımcılığın genel olarak; insan hakları mücadelesinin tarihsel gelişimi içinde, kölelik ve dinsel hoşgörüsüzlükle mücadeleye bağlı olarak ırk, renk, din, cinsiyet,politik görüş, ulusal ya da sosyal köken, doğum veya diğer statüler üzerinde temellendiğini söyleyebiliriz. Bununla birlikte, modern yaşamın karmaşık yapısına bağlı olarak, günümüzde ayrımcılık oldukça farklı biçimlerde kendisini gösterebilmektedir. Toplumsal cinsiyet, etnik köken, yaş, dil ve engelliliğe dayalı çağdaş ayrımcılık türlerine yoksulluk, dış görünüm gibi farklı temellere dayalı ayrımcılık türlerini de eklemek mümkündür. Ayrımcılık yasağı ve eşitlik ilkeleri, uluslararası insan hakları mevzuatı­ nın iki temel boyutunu oluşturmaktadır. Uluslararası insan hakları mevzuatı tüm insanların eşit olduğu ilkesini benimsemekte ve ayrımcılığı yasaklamak­tadır. Eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da açık bir şekilde ifade edilmiştir. Ancak, gerek ulusal mevzuatta gerekse uygulamada ayrımcılık uygulamaları Türkiye’nin en can alıcı sorunlarından birini oluşturmaya devam etmektedir. BM Belgelerinde Ayrımcılık Ayrımcılık kendi başına bir insan hakları ihlali olmakla birlikte, mevcut haliyle insan haklarını oluşturan temel değerlere yapılmış bir saldırı olarak karşımıza çıkar. BM ikiz sözleşmelerinden biri olan Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleş­me eşitlik ve ayrımcılık yasağı konularını düzenleyen önemli küresel düzenlemelerden biridir. Sözleşme’nin 2. maddesine göre taraf devletler kendi ülkesinde yaşayan ve yetkisi altında bulunan bütün bireylere ırk, 23 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da başka bir statü bakımından hiçbir ayrım gözetmeksizin Sözleşme’de tanınan hakları sağlamak ve bu haklara saygı göstermekle yükümlüdür. Sözleşme’nin 3. maddesi bütün medeni ve siyasi haklardan erkeklerle kadınların eşit yararlanmalarının güvence altına alınmasını düzen­ler. Sözleşme’nin 26. maddesi ise kanun önünde eşitlik ilkesine yer verir. Maddeye göre, herkes yasalar önünde eşittir ve hiçbir ayrım gözetilmeksizin yasalarca eşit derecede korunur. Bu bakımdan, yasalar her türlü ayrımı ya­saklayacak ve ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum veya diğer statüler gibi, her bağlamda ayrımcılığa karşı eşit ve etkili korumayı temin edecektir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin ayrımcılık ile ilgili 1989 yılında yaptığı 18 sayılı genel yorum, Sözleşme’nin 2. ve 26. maddelerinin aynı düzenlemeler olma­dığına işaret eder. 2. madde ayrımcılığa karşı korunacak hakların içeriğini Sözleşme kapsamında yer verilen haklarla sınırlarken, 26. madde herhangi bir sınır olmaksızın tüm bireylerin yasa önünde eşitliği ilkesine yer verir. Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Ulus­lararası Sözleşmesi ise ayrımcılığa yer veren bir diğer küresel düzenlemedir. Sözleşme’nin 2. maddesinin ikinci fıkrası Sözleşme kapsamında belirtilen ekonomik, sosyal ve kültürel hakların ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da başka bir statü bakımından ayrım gözetilmeksizin uygulanması ilkesine yer vermektedir. BM Engelli Hakları Sözleşmesi 2006 yılında yürürlüğe giren ve Türkiye’nin 2008 yılında onayladığı BM Engelli Hakları Sözleşmesi, kendi se­çimlerini yapma özgürlükleri ve bağımsızlıklarını da kapsayacak şekilde, engelli kişilerin insanlık onuru ve bireysel özerkliklerine saygı gösterilme­si; ayrımcılık yapılmaması; engellilerin topluma tam ve etkin katılımlarının sağlanması; farklılıklara saygı gösterilmesi ve engellilerin insan çeşitliliğinin ve insanlığın bir parçası olarak kabul edilmesi; fırsat eşitliği; erişilebilirlik; kadın-erkek eşitliği ve engelli çocukların gelişim kapasitesine ve kendi kim­liklerini koruyabilme haklarına saygı duyulması genel ilkeleri çerçevesinde engellilerin temel hak ve özgürlüklerini düzenler. 24 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Sözleşme’nin engelli kavramının tanımını içeren 1. maddesinin ikinci pa­ragrafına göre, engelli kavramı, diğer bireylerle eşit koşullar altında topluma tam ve etkin bir şekilde katılımlarının önünde engel teşkil eden uzun süreli fiziksel, zihinsel, düşünsel ya da algısal bozukluğu bulunan kişileri içerir. Sözleşme’nin tanımlar kısmının yer aldığı 2. maddesinde “engelliliğe da­yalı ayrımcılık” siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni veya başka her­hangi bir alanda insan hak ve temel özgürlüklerinin tam ve diğerleri ile eşit koşullar altında kullanılması veya bunlardan yararlanılması önünde engelli­liğe dayalı olarak gerçekleştirilen her türlü ayrım, dışlama veya kısıtlama ola­rak tanımlanmıştır. Sözleşme’de ayrıca engelliliğe dayalı ayrımcılığın makul düzenlemelerin gerçekleştirilmemesi dahil her türlü ayrımcılığı kapsadığı vurgulanmış ve taraf devletlerin yükümlülükleri ayrıntılı olarak belirtilmiştir. BM Engelli Kişilerin Haklarına Dair Deklarasyon Deklarasyona göre, engelli kişiler bu bildiri’de belirtilen bütün haklara sahiptir. Bu haklar, her ne olursa olsun hiç bir istisnaya ve ayrıma veya ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya diğer bir fikir, ulusal veya sosyal köken, sağlık durumu, doğum veya engelli kişinin kendisi veya ailesi ile ilgili her hangi bir durum nedeniyle hiç bir ayrımcılığa tabi tutulmaksızın, bütün engelli kişilere tanınır. BM Engelli Kişiler İçin Fırsat Eşitliği Konusunda Standart Kuralları Bu kurallara göre engellilerin çok farklı alanlarda korunması talep edilmektedir. Devletler, engelli kişilere ve engelliliğe yönelik politikalarına ilişkin olarak, engelli kişilerin eşit haklara ve ödevlere sahip yurttaşlar olduklarını ve sosyal yaşama tam katılımlarına mani olan tüm engelleri ortadan kaldıracak tedbirler alınması gerektiği mesajını işleyen bilgilendirme kampanyaları başlatmalı ve desteklemelidir. Devletler, engelli kişiler için etkin tıbbi bakım sağlanmasını temin etmelidir. Aynı şekilde devletler; engelli kişilere, herkesle birlikte ve eşit haklara sahip olarak ilk, orta ve yüksek eğitim fırsatı verilmesi prensibini kabul etmeli ve engelli kişilerin eğitiminin milli eğitim sistemlerinin ayrılmaz bir parçası olmasını temin etmelidir. Yine devletler, engelli kişilerin insan haklarını özellikle istihdam alanında kullanmak üzere yetkinleştirilmeleri gerektiği prensibini kabul 25 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı etmelidirler. Gelirin korunması, sosyal güvenlik, aile hayatı ve kişisel bütünlüğün korunması da devletlerin yükümlülükleri arasında bulunmaktadır. Devletler kültürel yükümlülük bağlamında, engelli kişilerin, yaratıcı, sanatsal ve entelektüel potansiyellerini kullanabilmeleri fırsatını, yalnızca kendi yararları için değil, aynı zamanda içinde yaşadıkları toplumun (ki bu kentsel ya da kırsal alanlar içinde olabilir) kültürel açıdan daha da zenginleştirilmesi bakımından da elde etmelerini garanti altına almalıdır. Bu türden potansiyellere örnek olarak dans, müzik, edebiyat, tiyatro, plastik sanatlar, ressamlık ve heykeltıraşlık verilebilir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde söz sanatları ve hikâye anlatıcılığı gibi geleneksel ve çağdaş sanat formları üzerinde yoğunlaşılmalıdır. Devletlerin engelli kişilerin din özgürlüğünü korumak bakımından da önemli yükümlülükleri bulunmaktadır. Engellilerin içinde yaşadıkları toplumun dini gelenekleri doğrultusunda yaptıkları tüm faaliyetlere diğer bireylerle aynı haklara sahip olarak katılmalarını teşvik edecek önlemlerin alınması gerekmektedir. Bu bakımdan devletler, dini otoritelerle görüşmek suretiyle, ayrımcılığı kaldıracak ve dini faaliyetleri engelli kişilerce erişilebilir hale getirecek tedbirler almalıdır. Devletler, engelli kişilerle ilgili konular hakkındaki bilgilerin, dini kurum ve kuruluşlara dağıtılmasını teşvik etmeli ve dini makamların, engellilik politikasıyla ilgili bilgilendirmeyi hem din görevlilerinin eğitiminde hem de dini eğitim programlarında kapsam içine almalarını sağlamalıdırlar. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde Ayrımcılıkla İlgili Düzenlemeler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi gibi ayrımcılıkla ilgili iki farklı düzenlemeye yer verir. Bu düzenlemelerden ilki Sözleşme’nin 14. maddesidir. Ayrımcılık Ya­sağı başlığını taşıyan bu maddeye göre Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlük­lerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayrımcılık yapılmadan sağlan­malıdır. Madde ile getirilen ayrımcılık yasağı, AİHS’de düzenlenen hak ve özgürlüklerle sınırlıdır, ayrımcılık eyleminin kendisi bir insan hakları ihlali olarak düzenlenmemiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 12 numaralı Ek Protokol’ü ayrımcı­lık ile ilgili bir başka düzenleme içerir. Protokol’ün 1. maddesi “Ayrımcılığın Genel Olarak Yasaklanması” 26 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu başlığını taşır. Başlığından da an­laşılacağı gibi 12 numaralı Protokol’ün 1. maddesi ayrımcılığı, Sözleşme’nin içerdiği hak ve özgürlüklerle sınırlı olmaksızın genel olarak yasaklamaktadır. 2000’de ilan edilen ve henüz hukuki bağlayıcılığı olmayan AB Temel Hak­lar Şartı da 21. maddesinin ilk fıkrasında ayrımcılık ile ilgili bir düzenleme içermektedir: Topluluk Antlaşması’nda yer verilen kural doğrudan bir ayrımcılık ya­sağı içermemekle birlikte, ayrımcılığa karşı önlem almaya olanak tanıyan bir yetkilendirme hükmüdür. AB organları 13. maddeden hareketle bugüne ka­dar bir dizi strateji oluşturmuş ve hukuki düzenlemede bulunmuştur. Avrupa Birliği’nin ayrımcılık alanındaki hukuki düzenlemeleri direktif­ler ile yapılmaktadır. Birlik hukuk sisteminde direktifler ikincil ve bağlayıcı düzenlemelerdir. Devletler direktifleri kendi iç hukuk sistemlerine aktar­makla yükümlüdür. Her devlet kendi hukuk sisteminin özelliklerine göre bu aktarma faaliyetini gerçekleştirir. Direktifler, uygulamada tam eşitliğe ulaşmanın sadece ayrımcılığın ya­saklanması ile sınırlı kalmaması gerektiği kabulünden hareketle, cinsiyet, ırk ya da etnik köken, din ya da inanç, engellilik, cinsiyet ve yaş ile tanım­lanan grupların zarar gördükleri tarihsel dezavantajların giderilmesi ve tazmini için çeşitli önlemler alınmasına ve tazminat verilmesine olanak tanır. Eğer belli grup kişiler belli türden işlerde istihdam edilmiyorsa, aynı gruba o tür işle ilgili eğitim verilmesi bir pozitif eylemdir. Örneğin, Türkiye’de engellile­rin önemli bir kısmı temel eğitim dahi alamayan kişilerdir. Engelliliği ciddi olanlarda bu oranlar %90’lara yaklaşmaktadır. Böyle bir durumda devletin yetişkin eğitimi yöntemiyle anılan gruba eğitim ve mesleki eğitim sunması bir pozitif eylem örneğidir. Engelliler İçin Uygun Önlemlerin Alınması İstihdam Çerçeve Direktifi işverenlerin engelli bir kişinin istihdama erişi­mini, katılımını, işinde ilerlemesini ve eğitimini sağlayacak uygun önlemleri almalarını öngörmektedir. Uygun önlemlerin alınmasına örnek olarak, bedensel engelli bir kişinin işyerinde çalışabilmesi için gerekli özel ça­lışma masası ve sandalyesinin işveren tarafından temini, işverenin işitme engellilerin mesleki eğitimden yararlanabilmeleri için işaret dili ile eğitim yapılma olanağı tanıması, görme engeli olan bir kişinin çalışma saatlerinin yoğunluk olmayan saatlere kaydırılması,verilebilir. 27 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Avrupa Birliği Konseyinin Karar ve Tavsiyeleri Avrupa Birliği Konseyi, üye devletlerin eğitim politikalarında, normal eğitim sistemlerine engelli gençlerin ve çocukların entegrasyonu için gereken her türlü düzenlemenin yapılmasına, kaynak ayrılmasına ve materyalin üretilmesine karar vermiştir. Ayrıca ulusal politikalarını engelli kişilerin toplum içinde güçlenmelerini sağlayacak şekilde düzenlemelerine, engellilere yönelik olumsuz ayrımcılığın durdurulması için gereken her türlü önlemi almalarına, engellilerim fırsat eşitliğini sağlamak için geniş bir şekilde sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapmalarına, engellilerin topluma tam bir şekilde katılmaları yönündeki her türlü engeli kaldırmalarına, konuyla ilgili olarak her türlü yasal ve pratik önlemi almalarına karar vermiştir. Diğer bir tavsiye kararında engelli kişilerin iş bulmaları konusunda eşit fırsatlar edinmesi için gereken her türlü yasal ve pratik önlemi almalarına, konuyla ilgili olarak geniş bir şekilde sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapmalarına, yapılacak düzenlemelerin kamu ve özel sektörü de içerecek şekilde yapılmasına karar vermiştir. TCK Düzenlemesi Türk Ceza Kanunu’nun 122 maddesinde “ayrımcılık” adıyla, eski yasada bu­lunmayan yeni bir suç tanımlanmıştır. Bu düzenlemeye göre, dil, ırk, renk, cinsiyet, özürlülük, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri se­beplerle ayrım yapılarak gıda maddelerinin verilmemesi veya kamusal arz edilmiş bir hizmetin yapılmasının reddedilmesi, bireylerin olağan bir ekono­ mik etkinlikte bulunmasının engellenmesi, bireylerin istihdam olanaklarına erişiminin yukarıda sayılan özellikleri ile ilişkilendirilmesi veya bir taşınır veya taşınmaz malın satılması ve devrinin engellenmesi altı aydan bir yıla kadar hapis cezası verilmesine neden olacaktır. Maddenin düzenleniş biçiminden dolayı bu suçun işlenebilmesi özel bir kastın varlığına bağlıdır. Suçun varlığı için kişilerin ayrımcılık kastı ile be­lirlenen fiilleri işlemesi gerekmektedir. Örneğin, bireylerin istihdama erişim olanaklarına erişiminin ispatlanabilmesi için fiili işleyenin bunu ayrımcılık kastı ile yaptığının ortaya konulabilmesi gerekir. Bu özel nitelikli kastın ispatı oldukça güç olduğundan günümüze kadar bu maddeye dayanılarak verilen bir mahkeme kararı tespit edilememiştir. Ayrımcılık hukukunda yaptırım gerektiren düzenlemelerin ceza hukukundan çok medeni yargı ve idari yargı yol­ları içinde oluşturulması ayrımcılığın önlenmesinde daha etkili bir yöntem olarak görülmektedir. 28 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu İş Yasası hükümleri bağlamında çalışma hakkı ihlal edilen engelliler ile ilgili Yargıtay’ın önemli içtihatları: a) Özelleştirilen kuruluşlarda kapatma ve tasviye halleri dışın­da sakat statüsü ile çalışanların işten çıkarılamayacakları yasa ile öngörülme­sine rağmen iş akdinin feshedilmesi haksız niteliktedir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2.5.2005, E. 2004/12400, K. 2005/15118). b) Engelliler, makul uyumlaştırma: Davacının özürlü işçi kontenjanında çalışmakta olduğu, işe girmeden önce aldığı kurul raporunda ayaklarındaki rahatsızlık nedeniyle % 45 özürlü olarak masa başı işlerde çalıştırılabileceği belirtildiği, ancak 8 saat ayakta kalacak şekilde çalıştırıldığı anlaşılmaktadır. Böyle bir durumda davacının performans nedeniyle işten çıkarılması haksız­dır. İşçinin kendi özel durumuna göre performans değerlendirilmesi yapıl­malıdır (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 21.4.2005, E. 2004/23961, K. 2005/14007). c) Usule aykırı fesih: İşveren fesih bildirimini yazılı olarak yapmak ve fesih sebebini açık ve kesin bir şekilde bildirmek zorundadır. Hakkındaki id­dialara karşı savunması alınmadan bir işçinin belirsiz iş sözleşmesi, o işçinin davranışı ve verimi gibi gerekçelerle sona erdirilemez (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 7.3.2005, E. 2005/5408, K. 2005/7277) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başvuruları Türkiye’den son dönemde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan özürlü başvuruları dikkat çekmektedir. Örneğin bir trafik kazası sonucunda yüzde 100 özürlü hale gelen bir kişinin, başvurusu üzerine açılan davada Türkiye’nin 297 bin euroyu ödemesine hükmedilmiştir. Adana’da görme engelli bir öğretmenin siciline yazılan ‘Öğretmenlik yapamaz’ notunun düzeltilmesi, bu notları yazanların yargılanması ve kendisine tazminat ödenmesi için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yaptığı başvuru kabul edilmiştir. 29 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Keziban KARÇKAY Özürlüler İdaresi Başkanlığı Özürlüler Uzmanı Özürlülüğe Yönelik Yaklaşımların Özürlülük Politikalarına Etkileri Toplumsal tarihe baktığımızda, biyolojik ve kültürel farklılıkların, bireysel ve toplumsal düzeyde çeşitli önyargı ve kalıpyargılar aracılığıyla toplumsal davranışları (ayrımcılık) belirlediği görülür. Özürlülük açısından değerlendirildiğinde ise özürlülere yönelik bireysel ve toplumsal düzeyde var olan önyargı ve kalıp yargıların bu kişilerin ayrımcılığa maruz kalmalarına neden olduğu ortaya çıkar. Ayrımcılık belirli bir gruba (gruplara) karşı gösterilen yanlı davranışlardır. Diğer grupların bireylerine sunulan fırsatların, belirli bir gruba (gruplara) veya grubun (grupların) üyelerine sunulmamasıdır. Ayrımcı davranışlar çeşitli biçimlerde ortaya çıkmakla beraber bir biçimde yok sayma ve dışlama özelliği taşımaktadır. Kaynağında ise ben ve öteki ikilemi yatmaktadır. Bu noktadan hareketle özürlülüğe dayalı ayrımcılığın ortaya çıkışını belirlediği kabul edilen bazı kavramlara değinmek istiyorum. Öncelikle norm ve ötekilik kavramları üzerinde durmak ve sonrasında ise damga (stigma) kavramını ele almak istiyorum. Kaynağı anlamak açısından “Ben ve Öteki” kavramlarına bakacak olursak toplumda normlar kültürel olarak yaratılıyorlar. Özürlüler bakımından ele aldığımızda fiziksel özelliği üstün olan bir gruba karşıt olarak düşünülüyorlar. Norm dışındaki fiziksel çeşitlilikler yetersiz olarak görülüyor. Dolayısıyla “Ötekilik” konumu dışlamayı da beraberinde getiriyor. Ayrımcılığa baktığımızda diğer bir önemli kavram “Damga”dır. Damgalar birey ya da grupların karşı taraftan tepki alan ve süreklilik arz eden özellikleridir ve kişiler arası etkileşim sürecinde oluşur. Damgalar toplumun değerlerinden farklılık gösteren bireyleri etiketlenmesi yoluyla ortaya çıkar. Burada fiziksel görünüş ve fonksiyonel bağımsızlık anlamında toplumsal normun gerektirdiği standartları karşılayamadığı düşünülen bireyler biyolojik olarak geri görülür ve damgalanır. 30 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Tarihsel süreç içerisinde özürlülüğü açıklamaya yönelik olarak çeşitli yaklaşımlar (modeller) ortaya çıkmıştır. Toplumların özürlülüğü tanımlama biçimleri bu kişilere yönelik olarak oluşturulan politika ve hizmetleri belirlemede etkili olmuştur. Bu bölümde sizlere bu yaklaşımlardan ve bu yaklaşımların özürlülere yönelik oluşturulan politikalara etkilerinden bahsetmeye çalışacağım. Bunlardan tarihsel olarak önde geleninin ahlaki model olduğu söylenebilir. Ahlaki modelde dini ve ruhani bakış hâkimdir. Bu yaklaşımda özürlüler Tanrı tarafından verilen bir ceza veya armağan, kader kurbanları olarak değerlendirilmekte veya büyücü veya cadı olarak görülebilmekte idi. Özürlü kişilere yönelik hissedilen korku ve rahatsızlık, genel olarak bu kişilere yönelik acıma ve merhamete dayanan dinsel ve hayırsever yaklaşımları öne çıkarmıştır. Bağış ve sadaka ile bakıma dayalı hizmet sunularak, gerçek problemler görmezden gelinmiştir. Ancak, bu yaklaşım günümüzde büyük ölçüde geçerliliğini kaybetmiştir. 20. yüzyılların başlarına gelindiğinde ise özellikle tıp alanındaki gelişmelerle birlikte medikal yaklaşımın ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz. Burada özürlülük fonksiyonel yetersizlikle tanımlanıyor. Bu tanıma göre özürlülük fiziksel, duygusal bir bozukluk olarak ortaya çıkıyor. Burada önemli olan bozukluğun ortadan kaldırılması ya da en aza indirilmesi gerektiğidir. Yani patolojiye odaklanır ve çareyi tıp biliminde arar. Burada kişilerin tedavi ile değiştirilmesi ve topluma uyum sağlaması öne çıkarılır. Üstü örtülü bir şekilde toplumun değişmez olduğu kabulü vardır. Bu yaklaşım çerçevesinde özürlü kişilere yönelik politikaların temel hedefi tedavi, rehabilitasyon ve bakım olarak belirlenmektedir. Bir başka ifade ile özürlü kişilerin “normalleştirilmesi” yoluyla topluma uyum sağlamaları beklenmektedir. “normalleştirilemiyorlarsa” korunma ve yardım hizmetleri öne çıkmaktadır. Bu hizmetlere örnek olarak ise bakımevleri, özel okullar, korumalı işyerleri, özel ulaşım hizmetleri gibi toplumun diğer bireylerinden ayrıştırılmış hizmetlere yönelinmektedir. Bu yaklaşımın sonucunda ise özürlü kişiler “ötekileştirme”, “ayrımcılık” ve “toplumsal dışlama” ya maruz kalmaktadır. Medikal Modelde özürlü bireyler ihtiyaçları başkaları tarafından belirlenen ve bu ihtiyaçlarına başkaları tarafından çözüm üretilen “nesne” konumunda görülür. Tıp ve teknoloji alanındaki gelişmeler, 1960’lardan sonra insan hakları söylemlerinin ve toplumsal hareketlerin yükselmeye başlaması özürlülerin bağımsız bir kimlik inşa etmeye 31 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı başlamalarında ve özürlülere yönelik örgütlenmenin güç kazanmasında etkili olmuştur. Bu süreçte özürlüler de sosyal politika oluşturulmasında “taraf” olma mücadelesine girmişler ve özürlülere yönelik medikal yaklaşımı sorgulayarak özürlülüğün sosyal, ekonomik, politik ve kültürel boyutunu gündeme getirmeye başlamışlardır. Bu durum özürlülüğün özürlülerin kendileri tarafından yeniden anlamlandırılmasına, bir başka ifade ile sosyal modelin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Sosyal modelde özürlülük, fonksiyonel problemleri olan bireylerin yaşamını sınırlandıran fiziksel ve sosyal çevrenin neden olduğu sosyal dezavantaj olarak görülmektedir. Örn. bireysel düzeyde önyargı, kurumsal düzeyde ayrımcılık, ulaşılabilir olmayan mekânlar, ulaşılabilir olmayan ulaşım sistemleri, ayrıştırılmış eğitim, dışlayıcı çalışma biçimleri, vb. Özürlülüğün bireysel sınırlılığa bağlı olarak değil, toplumun özürlü kişilerin varlığını dikkate almadan örgütlenmesinden kaynaklandığını vurgular. Bu anlayış içinde yetersizliğin (bozukluğun) varlığı reddedilmemekte, ancak sorununun nedeni bireyde değil, toplumda aranmaktadır. Odak noktası fiziksel ve sosyal çevredeki engellerdir. Hak temelli model, sosyal modelin bir uzantısı gibi görülebilir Burada özürlülük insan hakları sorunu olarak görülüyor ve özürlülük olgusu insan hakları ihlallerinden kaynaklanan eşitsizlik durumu olarak değerlendiriliyor. Özürlü kişileri, insan hakları hukukunun birer öznesi olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşım özürlü kişileri problem olarak algılamayı bırakıp onlara hak sahipleri olarak bakmayı zorunlu kılmaktadır. Temel insan hakları değerlerinin özürlü kişiler için de geçerli olduğunu vurgular. Özürlülüğü açıklamaya yönelik modellere genel olarak bakıldığında bir paradigma değişiminden bahsedilebilir. İhtiyaç odaklı yaklaşımdan hak odaklı yaklaşıma geçilmiştir. Bu çerçevede özürlü kişiler artık yardımın nesnesi konumundan hukukun öznesi konumuna geçmiştir. Özürlülüğün sosyal/insan hakları modeli yalnız akademik bir model değil, aynı zamanda 1970’li yıllardan bu yana özürlülere yönelik uluslar arası ve uluslarüstü düzeyde oluşturulan özürlülük politikalarını etkilemiş günümüzde ise temel öğesi haline gelmiştir. Değişen düzeylerde olmakla birlikte ülkelerin politikalarını da etkilemiştir. 32 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Birleşmiş Milletler’in Özürlülük Politikası Sosyal/hak temelli yaklaşımın etkileri Birleşmiş Milletlerin Belgelerinde 1975 yılında “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ne ek olarak yayınlanan “Özürlü Kişilerin Hakları Bildirgesi” ile görülmeye başlamıştır. Bu belgede ilk kez hak kavramı gündeme gelmiştir. 1982 yılında oluşturulan “Özürlüler için Dünya Eylem Programı”’nda özürlülüğü önleme ve rehabilitasyon kavramlarının yanında sosyal model açısından temel kavramlardan biri olan özürlüler için fırsat eşitliği kavramı gündeme gelmiştir. 1993 yılında ise ülkelere özürlülere eşit fırsatlar sunma konusunda alınacak önlemleri kapsayan ve rehber niteliğinde olan “Özürlüler için Fırsat Eşitliği Konusunda Standart Kurallar (22 kural) yayınlanmıştır. Bu kurallar üye ülkelerin özürlülük politikalarına önemli katkılar sağlamış olmakla birlikte bağlayıcı nitelikte olmaması nedeniyle istenilen etkiyi yaratmamıştır. 2006 yılında ise “Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme” kabul edilmiştir. Bu belge sosyal/ insan hakları modelinin işlerlik kazandığı ve bağlayıcı nitelikteki temel belge olarak ortaya çıkmıştır. Sözleşme taraf Devletlere, özürlülüğe dayalı herhangi bir ayrımcılık yapılmaksızın özürlü kişilerin tüm insan hak ve temel özgürlüklerin tam olarak hayata geçirilmesini sağlama ve güçlendirme sorumluluğu vermektedir. Avrupa Birliği’nin Özürlülük Politikası Sosyal model ilk kez 1996 yılında “Özürlüler için Fırsat Eşitliği-Topluluğun yeni Özürlülük Stratejisi” ile gündeme gelmiştir. Bu strateji, özürlülerin toplumsal yaşamın tüm alanlarında karşılaştıkları engellerin tanımlanması gerekliliğini ve özürlülerin fırsat eşitliğinden yararlanması önündeki engellerin ortadan kaldırılmasını vurgulamaktadır. 1997 yılında kabul edilen ve 1999 yılında yürürlüğe giren Avrupa Topluluğu Amsterdam Antlaşması özürlülük de dahil olmak üzere çeşitli nedenlere dayalı ayrımcılıkla mücadele edilmesi yönünde tedbirler alınması için Topluluğu yetkilendirmiştir (13.Madde). Bu maddeye dayalı olarak 2000 yılında; AB Konseyi tarafından istihdamda ve işte eşit muamele konusunda genel çerçeveyi belirleyen 2000/78 sayılı Direktif yayınlanmış (üye ülkeler açısından bağlayıcı niteliktedir) ve Ayrımcılıkla mücadele konusunda 2001-2006 yılları arasını kapsayan Topluluk Eylem Programı oluşturulmuştur. Özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla mücadeleye yönelik faaliyetler 2007-2013 programlama dönemi için oluşturulan PROGRESS (İstihdam ve Sosyal Dayanışma Programı) adlı entegre bir program 33 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı içerisinde yürütülmektedir. 2000 yılında ise Temel Haklar Şartı oluşturulmuştur. Bu belge AB vatandaşlarının temel haklarını ve AB’nin vatandaşlarına karşı sorumluluklarını düzenlemektedir. Şart’ın 21. madde’sinde “cinsiyet, ırk, renk, etnik veya toplumsal köken, genetik özellikler, dil, din veya inanç, siyasal veya başka konulardaki görüşler, ulusal bir azınlığın üyesi olmak, mal, doğum, engellilik/özürlülük, yaş, cinsel eğilimler gibi hususlara dayanılarak ayrımcılık yapılamaz” denilmekte 26. madde’sinde ise Avrupa Birliği’nin özürlü kişilerin bağımsızlıklarını, sosyal ve mesleki açıdan içinde yaşadıkları topluma katılıp katkıda bulunmalarını sağlayacak önlemlerden yararlanma haklarını tanıdığı ve bu haklara saygı duyduğu belirtilmektedir. 20032010 yıllarını kapsayan Avrupa Özürlülük Eylem Planı’nda ise pozitif tedbirler ve ayrımcılıkla mücadele konuları öne çıkarılmıştır. İşte ve istihdamda eşit muamele direktifinin salt çalışma yaşamı ile sınırlı olması nedeniyle özürlü Avrupa Birliği vatandaşlarının toplumsal yaşamın tüm alanlarındaki ayrımcılıkla mücadele edilmesini öngören bütünlüklü bir Direktif oluşturulması talepleri, Avrupa Birliğini yeni bir direktif hazırlanması sürecine itmiştir. Bu sürece paralel olarak Avrupa Birliği Engellilerin Haklarına ilişkin sözleşmeyi Birlik olarak imzalamış ve onaylama süreci devam etmektedir. 34 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Erem İLTER Özürlüler İdaresi Başkanlığı Özürlüler Uzmanı Özürlü Kişilerin Hakları Sözleşmesi ve Ayrımcılıkla Mücadele İnsan hakları insanın salt insan olma niteliği ile sahip olduğu haklardır. Bu kapsamda insan hakları hukuku da insanın hiçbir niteliği ya da özelliğinin dışlamadan bu haklara sahip olmasını öngören düzenlemelerden oluşmaktadır. İnsan haklarının korunması ve güçlendirilmesini amaçlayan insan hakları sözleşmeleri İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında yaşanan ayrımcılık, kötü muamele ve insan hakları ihlallerinin tekrar yaşanmasını engellemek için oluşturulmuş belgelerdir. Bu sözleşmeler özürlü kişiler dâhil tüm insanların haklarını koruma ve güçlendirme gayesi ile oluşturulmuştur. Söz konusu dönem boyunca hak ihlalleri ile karşılaşan gruplardan biri olmasına rağmen, kabul edilen uluslararası belgelerde özürlü kişilerden neredeyse hiç söz edilmemiştir. Sözleşmelerde yer alan “ayrımcılık yasağı ve eşitlik” ilkesi ile ilgili hükümler özürlü kişilerin haklarının korunması ve geliştirilmesi açısından bu geçerliliği sağlayan düzenlemeler olarak değerlendirilmelidir. Örneğin Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nde yer alan başka bir statü bakımından hiçbir ayrım gözetmeksizin bu sözleşmede tanınan hakları sağlamak ve bu haklara saygı göstermekle yükümlüdür ifadesi ile taraf devletlere özürlülüğü de kapsayan bir yükümlülük getirilerek, tüm insanların hakları koruma altına alınmıştır. Özürlü kişiler, Özürlü Kişilerin Hakları Sözleşmesi ile ilk kez evrensel insan hakları sistemi içinde doğrudan yer bulabilmişlerdir. Özürlülük konusundaki yaklaşımların uluslararası hukuka yansıması ve Sözleşmenin hükümleri ile somutlaşması özürlü kişilerin haklarının meşruluğu noktasında önemli bir aşama olarak değerlendirilmelidir. Sözleşmesinin amacı (md.1), “özürlülerin tüm insan hak ve temel özgürlüklerinden tam ve eşit şekilde yararlanmasını teşvik etmek, korumak ve sağlamak ve varlıklarına içkin onura saygıyı güçlendirmektir.” şeklinde ifade edilmiş, böylece diğer insan hakları sözleşmelerinde net bir şekilde ifade edilmeyen ve diğer vurgusu içinde ele alınması gerektiği düşünülen özürlüler ilk olarak bir İnsan hakları sözleşmenin konusu olmuş ve insan hakları hukuku açısından özne olarak kabul edilmişlerdir. 35 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Sözleşmenin amacının açıklandığı 1. maddenin 2. paragrafında; “özürlü kişiler” ifadesinden kimlerin anlaşılması gerektiği ele alınmış, ancak bir tanıma yer verilmemiştir. Böylece sözleşmenin uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek yorum farklılıkları önlenmesi hedeflenmiştir. Ayrıca Sözleşmede bir “özürlü kişi” veya “özürlülük” tanımı yapılması ile yaşanabilecek sınırlılıkların önüne geçilmeye çalışılmıştır. Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması ve Eşitlik: “Ayrımcılıkla mücadele”, “eşitlik ve ayrımcılığın ortadan kaldırılması” kavramları sözleşmenin bütününe yayılmış bir anlayış ile özellikle madde 2, 3 ve 5’te ve ayrıca diğer tüm haklar açısından yeri geldikçe detaylandırılmıştır. Önsöz Açısından: ‘a’dan ‘y’ye kadar adlandırılan ve 25 paragraftan oluşan ve oldukça detaylı bir bölüm olarak düzenlenen Önsöz, Sözleşmenin diğer kısımlarının tersine, yasal bağlayıcılık içeren yükümlülüklere sahip değildir. Bununla birlikte, Önsöz, Sözleşmenin yorumlanmasında önemli rol oynayacak pek çok eleman içermesi açısından önemlidir. Bu nedenle ayrımcılık konusunun Önsöz’den başlayarak ele alınması ile uygulama açısından sözleşmenin ruhuna aykırı olacak yorumlar önlenmek istenmiştir. Sözleşmenin Tanımları Açısından: Sözleşme de yapılan “engele dayalı ayrımcılık” tanımı, ırk ve cinsiyet dayalı ayrımcılığa ilişkin olarak BM Sözleşmelerinde yer alan tanımlardan yola çıkılarak ve bu tanımların özürlülük konusuna uyarlanması ile oluşturulmuştur. “Engele dayalı ayrımcılık” kavramının Tanımlar başlıklı 2. maddede yer alması özürlü kişilerin insan hak ve özgürlüklerini tam ve diğerleri ile eşit koşullar altında kullanılmasının önündeki her tür engelin ayrımcılık kapsamında değerlendirilmesini sağlamaktadır. Sözleşme, sadece doğrudan ayrımcılığı değil ayrımcılığın tüm biçimlerini kapsayan bir tanım yapmıştır. “Özürlülüğe dayalı ayrımcılık; kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel veya başka herhangi bir alanda insan hak ve temel özgürlüklerinin tam ve diğerleri ile eşit koşullar 36 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu altında kullanılması veya bunlardan yararlanılması önünde özürlülüğe dayalı olarak gerçekleştirilen her türlü ayrım, dışlama veya kısıtlamayı kapsamaktadır. Özürlülüğe dayalı ayrımcılık makul düzenlemelerin gerçekleştirilmemesi dâhil her türlü ayrımcılığı kapsar.” (madde 2) Sözleşmenin yaptığı engele dayalı ayrımcılık tanımı, özürlü kişilerin toplumsal yaşamın tüm alanlarında, sadece Sözleşmede tanınan haklarla sınırlı olmaksızın tüm insan hak ve özgürlüklerinden eşit koşullarda yararlanmalarının sağlanmasını öngörmüştür. Ayrıca 2. maddede yer verilen makul düzenleme tanımı da ayrımcılık ve özürlülük bağlamında özellikle önem kazanmaktadır. Makul düzenlemenin yapılmaması sözleşme ile ayrımcılık olarak değerlendirilmiştir. Sözleşmenin Genel İlkeleri Açısından: Sözleşmeye genel ilkelerin ortaya konduğu bir maddenin eklenmesi insan hakları hukuku açısından oldukça önemli olmakla birlikte, söz konusu sözleşme, genel ilkeleri özetleyen bir madde içermesi bakımından kendi türündeki sözleşmeler arasında tektir. Örneğin Çocuk Hakları Sözleşmesinin yorum ve uygulanmasında kolaylık sağlayacak genel ilkelerin düzenlendiği özel bir maddesi bulunmamaktadır. Tüm insan hakları sözleşmeleri insan onuruna ve insanın doğuştan sahip olduğu eşitliğin insan hak ve özgürlüklerinin temeli olduğuna saygıyı kabul ederek başlamaktadır. Sözleşmenin genel ilkeleri (3. madde) fırsat eşitliği, farklılığa saygı ve ayrımcılık yapılmaması gibi özellikle özürlülükle yakından ilgili bir takım kavramlar barındırmaktadır. Genel ilkeler özellikle özürlü kişilere saygı gösterilmesi, haklarının korunması ve gerçekleştirilmesi için özerklik, bağımsızlık, katılım ve içerme kavramlarının esas olduğuna vurgu yapmaktadır. Diğer temel insan hakları sözleşmelerinde bu kavramlar (özerklik, bağımsızlık ve sosyal içermeyi) doğrudan vurgulanmamış, hatta bu terimleri metinleri içerisinde bile kullanmamışlardır. Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme ise bu kavramları kapsayarak ve onları genel ilkeler kapsamında olarak tanımlayarak özürlü kişilerin insan haklarının önemine dair güçlü bir beyanda bulunmaktadır. Ayrımcılık yapılmaması, sözleşmenin genel ilkeleri arasında belirtilerek sözleşmenin tüm hükümleri kapsamında bütüncül yorumla değerlendirilmesini gerektiren bir anlam 37 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı kazanmaktadır. Hatta makul düzenlemelerin gerçekleştirilmemesi dâhil her türlü engeli özürlülüğe dayalı ayrımcılık kapsamsında vurgulamaktadır. Sözleşmenin Genel Yükümlülükleri Açısından: Genel yükümlülükler üzerine olan 4. madde özürlü kişilerin insan haklarına saygı gösterilmesi, söz konusu hakların korunması ve yerine getirilmesini sağlamak için Taraf Devletlerin yapması gereken faaliyetlere açıklık kazandırmaktadır. Bu anlamda Sözleşmede yer alan genel yükümlülükler diğer insan hakları sözleşmeleri ile ortaktır. Fakat Sözleşme ile diğer insan hakları belgelerinde bahsedilmemiş olan bazı yükümlülüklerde ülkelerin özürlü kişilerin haklarına ilişkin genel yükümlülüklerine eklenmektedir. Genel yükümlülüklerin bir başka görevi de, ülkelerin özürlü kişilere karşı yükümlülüklerini temel insan hakları yükümlülükleri olarak anlamadaki tarihi başarısızlıklarına karşı koymaktır. Çünkü Taraf Devletler, bu alandaki sorumluluklarını çoğu zaman insan hakları hukukundan kaynaklanan temel gereklilikler olarak değil istisnai davranışlar ve özel sosyal tedbirler olarak görme eğiliminde olmuşlardır. Genel yükümlülükleri Sözleşmede açıkça ifade etmek bu negatif düşünce tarzını tersine çevirmede önemli bir aşamadır. Bu açıdan insan hakları sözleşmelerinde pek sık rastlanmayacak şekilde ayrıntılı düzenlenmiş olan Genel Yükümlülükler Taraf Devletlerin yapması gerekenlere açıklık sağlamaktadır. Sözleşmenin 4. maddesi Taraf Devletlerin yükümlülüklerini oldukça detaylı bir şekilde ele almış hükümleri kapsamaktadır. Genel ilkeler ayrımcılık vurgusu açısından ilk olarak Sözleşmenin 4/1. ve 4/3. maddeleri, Taraf Devletlerin yükümlülüklerinin ne tür eylemleri gerektirdiğini açıklarken 4. maddenin 1. paragrafı Taraf Devletlere; “… özürlülüğe dayalı herhangi bir ayrımcılığa izin vermeksizin tüm özürlü kişilerin insan hak ve temel özgürlüklerinin eksiksiz olarak yaşama geçirilmesini sağlamak ve özürlülerin hak ve özgürlüklerini güçlendirmek” (madde 4/1) için üstlenmesi gereken yükümlülüklerin geniş bir listesini sunarken özellikle (e) bendinde “Kişiler, örgütler veya özel teşebbüsler tarafından özürlülüğe dayalı ayrımcı uygulamalarını ortadan kaldırmak için gerekli önlemleri almak” ifadesi ile ayrımcılıkla mücadele vurgusunu yinelemektedir. 38 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması ve Eşitlik (Madde 5) Açısından: 5. maddede, Sözleşmeye taraf devletlerin yükümlülükleri dört bentte sayılmıştır. Sözleşmenin Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması ve Eşitlik başlıklı 5. maddesi Taraf Devletlere toplumları içerisinde özürlü kişilerin eşitliğini sağlamanın yanı sıra “özürlülüğe dayalı” tüm ayrımcılık biçimlerini yasaklama zorunluluğunu getirmektedir. Sözleşme, bu şekilde, Taraf Devletlerin “tüm insanların yasalar önünde eşit olduğunu” tanımasını ve bu nedenle ayrımcılık olmaksızın “yasalardan eşit koruma ve eşit yarar elde etme” haklarının bulunduğunu kabul etmelerini beklemektedir. Salt hukuksal / biçimsel eşitliği yeterli görmeyen Sözleşme, aynı zamanda özürlü kişilerin fiili eşitliğine gerçekten ulaşabilmek için gerekli özel önlemlerin yani “makul düzenleme”lerin yapılmasını öngörmüş ve yapılan makul düzenlemelerin ayrımcılık olarak değerlendirilmeyeceğini de belirtmiştir. Özürlü Kadınlar ve Çocuklar (Madde 6 ve 7) Açısından: Özürlü kadınlar ve çocuklar çok sık olarak çoklu ayrımcılığa maruz kalmaları nedeniyle Sözleşmede açıkça atıfta bulunulan iki özel gruptur. Özürlü kadın ve çocuklar konusu ayrı birer madde ile düzenlenmiş ancak sözleşmenin bütünündeki ilgili maddelerde bu dezavantajlı gruplara yönelik göndermelerde bulunulmuştur. “Ayrımcılık yapılmaması ve eşitlik” maddesi ile tüm özürlü kişiler kapsanmasına karşın, birden fazla nedene dayalı ayrımcılığa uğrayan kadın ve çocukların haklarının daha güçlü korunması ve içinde bulundukları dezavantajlı durumun aşılarak fırsat eşitliği konusunda da tüm insanlık ile eş değer bir konum kazanmaları Sözleşmede önemle vurgulanmıştır. Sözleşmenin 10’dan 30’a kadar olan maddeleri çalışma hakkı, siyasal yaşama katılım hakkı vb gibi diğer insan hakları sözleşmelerinde de garanti altına alınan haklardan oluşmaktadır. Bu haklar kimi zaman uygulama alanı bulunmayan özel gereksinimlerin esas olduğu haklar kimi zamanda özürlü kişilere yönelik özel ayrımcılık biçimlerine rastlanan ve ihlal edilen insan haklarıdır. Bu maddeler yeni haklar ortaya koymamakla birlikte hakları ülkelerin sorumluluklarını kavrayabilmelerini sağlayacak ayrıntı düzeyinde açıklamaya çalışmaktadırlar. Özürlü Kişilerin Hakları Sözleşmesi diğer sözleşmelerden farklı olarak Bağımsız Yaşayabilme ve Topluma Dâhil 39 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Olma (Madde 19), Kişisel Hareketlilik (Madde 20), Habilitasyon ve Rehabilitasyon (Madde 26) gibi maddelere de Sözleşme çatısı altında açıklık getirerek diğer hakların özürlü kişiler açısından uygulanabilir olmasını sağlamıştır. Bazı maddeler diğer sözleşmelerde rastlanmayan haklar olarak değerlendirilse de, bu haklar, Sözleşmenin kapsadığı diğer hakları özürlülük alanına yöneltmek ve ayrımcılık yaşanan alanlardaki uygulamalara açıklık getirmek amacıyla eklenmiş haklardır. Örneğin, istihdam hakkına erişilmek isteniyorsa, bağımsız yaşam, kişisel hareket özgürlüğü ve habilitasyon ve rehabilitasyon maddeleri önem kazanmaktadır. Ayrımcılıkla mücadele konusu sözleşmede sıralanan diğer haklar bağlamında özellikle sosyal haklar bakımından birçok kez vurgulanmış ve söz konusu hakların hayata geçirilmesi açısından ayrımcılığın önlenmesi hedeflenmiştir. Kısacası Sözleşme, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi ve Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme gibi başlı başına ayrımcılıkla mücadele amaçlı olacak şekilde düzenlenmemiştir. Ayrımcılığın önlenmesi özürlülerin insan haklarını güçlendirmek ve geliştirmek, bu hakları kullanmalarını sağlamak gibi temel amaçları ile birlikte Sözleşme’nin özünü oluşturulan unsurlardan biridir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Nisan 2009’da İsviçre’ye karşı açılan bir davada aldığı kararda Sözleşme’de yapılan özürlülüğe dayalı ayrımcılık tanımına atıfta bulunmuş İsviçre aleyhine bir karar vermiştir. Sözleşme, özürlü kişilerin karşı karşıya kaldığı insan hakları ihlallerinin ve ayrımcılığın önlenmesi için önemli bir araç olacak ve hak arama yollarını özürlü kişiler lehine güçlendirecektir. 40 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu ÖZÜRLÜLÜĞE DAYALI AYRIMCILIĞIN ÖLÇÜLMESİ ARAŞTIRMASININ SONUÇLARI 41 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı ARAŞTIRMA SONUÇLARININ AÇIKLANMASI VE TARTIŞILMASI Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü Araştırma Ekibi Doç. Dr. Argun AKDOĞAN Dr. Başak BEYDOĞAN Dr. Pınar YELSALI PARMAKSIZ Dr. Ayşegül SABUKTAY Arş. Gör. Hasan VURAL Bu sempozyumun düzenlenme nedenlerinin başında “Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılığın Ölçülmesi Araştırması”nın sonuçlarının tüm katılımcılarla paylaşılması gelmektedir. Araştırma ekibi olarak bugün bu sonuçları sizlerle paylaşmış olcağız. Bu araştırmada, • özürlü kişilerin ayrımcılık ve ayrımcılık yaşanan alanlara ilişkin algılarının, • ayrımcılıkla ilgili mevzuat, başvuru ve destek mekanizmaları hakkındaki bilgi düzeylerinin, ayrımcılık deneyimlerinin, • bireysel düzeyde kullandıkları ayrımcılıkla mücadele yöntemlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırma yöntemine bakıldığında, bu araştırma sadece Türkiye’deki özürlülere yönelik hizmet veren derneklerle gerçekleştirilmiştir. Bu derneklerin bir kısmı da örneklem içerisinde yer almamıştır. Beş temel özür grubu kapsama alınmıştır. Beş temel kategoride 533 derneğe üye 63.000 kişiden içerisinden 183 derneğe üye toplam 1507 özürlü ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma sadece merkezlerde değil ilçelerde de yapılmıştır. Haziran-Temmuz 2010’da 29 ildeki özürlülere yönelik derneklerde 65 anketör yardımıyla anketler gerçekleştirilmiştir. Ekibim ve ankete katılanlara çok teşekkür ediyorum. Demografik verilere bakıldığında araştırmaya katılan özürlülerin %72’si kadın, %27’si ise erkektir. Ankete katılan özürlü kişilerin yaş grupları ele alındığında, araştırmada en yüksek oranla 26-35 yaş grubu temsil edildiği görülmektedir. Ayrıca, görüşmeye katılanların önemli bir bölümü büyükşehirlerde yaşamaktadır. Özürlü kişiler en yüksek oranda 500-1000 TL arasında hane gelirine sahiptir. Özürlülüğe dayalı olarak ayrımcılığa en fazla uğradığı düşünülen gruplar 42 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu arasında başta görme özürlüler sonrasında ise genel olarak tüm özürlüler ifade edilmiştir. Bu sırayı ortopedik, zihinsel ve işitme ve konuşma özürlüler takip etmiştir. Araştırmamızın en çarpıcı noktalarından bir tanesi; özürlülerin en fazla ayrımcılık algıladıkları ve yaşadıkları alanı sorduğumuzda görüşmeciler “bize göre Türkiye’de özürlüler en fazla istihdam ve çalışma yaşamında ayrımcılığa uğruyorlar” cevabını verdi. Aynı soruyu “siz hangi alanda en fazla ayrımcılığa uğruyorsunuz?” diye sorduğumuzda “toplumsal yaşama katılım” cevabını verdiler. İnsanların algıladıkları ayrımcılık yaşadıkları ayrımcılığa göre oransal olarak daha yüksek çıktı. Yani diyorlar ki; “benden başka özürlüler ayrımcılığa uğruyorlardır”. Ama “siz uğruyor musunuz?” diye sorduğumuzda “o kadar değil” diyorlar. Biz bunu olumlu olarak gördük. Bundan sonraki kısımda belirlenen alanlarda yaşanan ayrımcılığa ilişkin bulguları paylaşacağız. İstihdam ve Çalışma Yaşamı Alanında Ayrımcılık Örneklem grubunun tamamına yakını, özürlü bireylerin istihdam ve çalışma yaşamında ayrımcılığa maruz kaldığını düşünmektedir. Bu kişilerin %31,5’i bu alanda her zaman ayrımcılığa maruz kaldığını, %40,3’ü çoğu zaman ayrımcılıkla karşılaştığını, %14,1’i ara sıra ayrımcılık yaşadığını, %9,5’i nadiren ayrımcılıkla karşılaştığını ifade etmiştir. Yalnızca %4,7’si bu alanda hiçbir zaman ayrımcılığa maruz kalmadığını belirtmiştir. Çalışma hayatında yaşanan ayrımcılık işe alınma, iş yaşamı ve fiziksel çevrenin elverişsizliği gibi farklı düzeylerde ele alınabilecek ayrımcılık durumlarını içermektedir. Örneklem grubunun % 17,9’u her zaman, % 17, 3’ü ise çoğu zaman özürlü olmayan bir adayla aynı ya da daha yüksek vasıflara sahip olmasına karşın işe alınmadığını ifade etmiştir. İş yaşamında özürlü olmayan çalışanlara göre yükselmeye açık bir pozisyonda çalıştırılmamak en sık karşılaşılan ayrımcılık türüdür. Bu durumla her zaman karşılaşanların oranı % 22,5, çoğu zaman karşılaşanların oranı % 14, 7’dir. Örneklem grubunun % 29,5’i iş yerinde özrüne uygun fiziksel düzenlemeler yapılmadığı için her zaman, %13,5’i ise çoğu zaman ayrımcılık yaşadığını düşünmektedir. İstihdam ve çalışma yaşamı alanında özürlülerin karşılaştığı ayrımcılığa ilişkin algı düzeyi, özür türlerine, eğitim düzeyine, kişisel ücret düzeylerine ve hane gelirlerine bağlı olarak anlamlı şekilde farklılaşmaktadır. Dil/konuşma bozukluğu olan grup zihinsel, ortopedik ve görme özrüne sahip olanlara göre daha fazla ayrımcılık algılamaktadır. İlkokul mezunu olanlar lise mezunu olanlara göre daha fazla ayrımcılık algılamaktadır. 43 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Kişisel ücret düzeyi 500 TL’den az olan ve 500–1000 TL arasında olan gruplar daha yüksek düzeyde ayrımcılık algılamaktadır. Hane geliri 500 TL’den az olan grup daha yüksek düzeyde ayrımcılık algılamaktadır. Sağlık Alanında Ayrımcılık Örneklem grubunun %27.4’ü özürlü bireylerin bu alanda hiçbir zaman ayrımcılığa uğramadığını, %16.7’si nadiren ayrımcılığa uğradığını, %19.6 ’sı ara sıra ayrımcılığa uğradığını, %22.2’si çoğu zaman ayrımcılığa uğradığını ve %14.1’i ise her zaman ayrımcılığa uğradığını belirtmiştir. Görüldüğü gibi, örneklem grubunun %55.9’u ara sıra, çoğu zaman ya da her zaman sağlık alanında ayrımcılık olduğunu düşünmektedir. Bu orana nadiren ayrımcılık algıladığını belirtenler de eklendiğinde sağlık alanında ayrımcılık algılayanların oranı %72.6’ya çıkmaktadır. Sağlık alanında genel ayrımcılık algısını etkileyen en önemli değişkenler; gelir durumu, sosyal güvence ve özür türüdür. Kadınların, sosyal güvencesi olmayanların sağlık hizmetlerine erişimde, erkeklere, sosyal güvencesi olanlara göre anlamlı olarak daha yüksek düzeyde genel ayrımcılık algıladığı ortaya çıkmıştır. İşitme özürlü bireylerin, diğer tüm gruplara kıyasla anlamlı olarak daha yüksek düzeyde genel ayrımcılık algıladığı ortaya çıkmıştır. Örneklem grubu, kişisel deneyimlerine bağlı olarak; toplumun diğer fertlerine göre daha düşük standart ve kalitede sağlık hizmeti verilmesi, sağlık hizmeti veren kurumda özürlülere uygun fiziksel düzenlemeler bulunmaması, özürlülükten dolayı alınması gereken sağlık hizmetlerinin (araç gereç ve cihazlar dahil), sağlık sigortası kapsamına alınmaması, sağlık hizmeti veren kurumun özürlülük nedeniyle gereksinim duyulan sağlık hizmetlerini sağlamaması, sağlık personelinin (doktor, hemşire vb.) özürlülük nedeniyle toplumun diğer bireylerine kıyasla olumsuz davranması gibi nedenlerle nadiren-ara sıra ayrımcılığa maruz kaldıklarını ifade etmektedir. Sağlık alanında hizmet kalitesinden kaynaklı kişisel ayrımcılık deneyimine ilişkin algılara bakıldığında örneklem grubunun %55.9’u ara sıra, çoğu zaman ya da her zaman özürlü olmayan bireylerle kıyaslandığında, kendilerine daha düşük standart ve kalitede hizmet verildiğini düşünmektedir. Sağlık alanındaki hizmet kalitesinden kaynaklı ayrımcılık algısı; dil, konuşma bozukluğu ve işitme özrü olanlarda, görme özrü olanlara kıyasla anlamlı olarak daha yüksektir. Sağlık alanındaki hizmet kalitesiyle ilgili olarak sosyal güvencesi olmayanlar, olanlara göre anlamlı olarak daha yüksek oranda ayrımcılık algılamaktadır. 44 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Sağlık personelinin olumsuz tutumundan kaynaklı kişisel ayrımcılık deneyimine ilişkin algılar değerlendirildiğinde örneklem grubunun, %19,7’si ara sıra, çoğu zaman ve her zaman sağlık personelinin olumsuz tutumundan kaynaklı ayrımcılık algıladığını belirtmiştir. Bu durumla nadiren karşılaştığını söyleyenler de eklendiğinde bu oran %31,7’ye çıkmaktadır. Sağlık personelinin olumsuz tutumundan kaynaklı ayrımcılık algısı, işitme özürlü bireyler ile dil ve konuşma özürlü bireylerde diğer özür gruplarına göre anlamlı olarak daha yüksektir. Sağlık alanında fiziksel düzenlemelerden kaynaklı kişisel ayrımcılık deneyimine ilişkin algılar ele alındığında örneklem grubunun %43,3’ü, ara sıra, çoğu zaman ya da her zaman sağlık alanındaki fiziksel düzenlemelerden kaynaklı ayrımcılık algıladıklarını belirtmiştir. Nadiren ayrımcılık algıladıklarını belirtenler de eklendiğinde bu oran %54’dür. Sağlık alanındaki fiziksel düzenlemelerden kaynaklı ayrımcılık algısı ortopedik özürlülerde diğer özürlü gruplarına göre anlamlı olarak daha yüksektir. Özür oranı %80 ve üzeri olanlarda, raporu olmayanlara göre sağlık alanında fiziksel düzenlemelerden kaynaklı ayrımcılık algısı anlamlı olarak daha yüksektir. Sağlık sigortasının kapsamından kaynaklı kişisel ayrımcılık deneyimine ilişkin algılara gelince örneklem grubunun, %34,3’ü ara sıra, çoğu zaman ya da her zaman sağlık hizmetinin, araç ve gereçlerinin sağlık sigortası kapsamında olup olmamasının kaynaklı olarak sağlık hizmetine erişimde ayrımcılık algılamaktadır. Bu durumun nadiren de olsa başına geldiğini söyleyenleri de eklendiğinde bu oran %44,7 olur. Sağlık sigortasının kapsamından kaynaklı ayrımcılık algısı, işitme, ortopedik ve birden fazla özre sahip olanlarda, zihinsel ve görme özürlülere göre anlamlı olarak daha yüksektir. Sosyal güvencesi olmayanlar sağlık sigortasının kapsamı nedeniyle anlamlı olarak daha yüksek düzeyde ayrımcılık algılamaktadır. Sağlık kurumunun özür nedeniyle gereksinim duyulan sağlık hizmetini kapsamamasından kaynaklı kişisel ayrımcılık deneyimine ilişkin algılara bakıldığında örneklem grubunun, %23’ü ara sıra, çoğu zaman ya da her zaman sağlık hizmeti veren kurumun, özürleri nedeniyle gereksinim duydukları sağlık hizmetlerini sağlamadığı için ayrımcılık algılamaktadır. Bu durumla nadiren karşılaştığını söyleyenler de eklendiğinde bu oran %33,6’ya çıkmaktadır. Özür nedeniyle ihtiyaç duyulan hizmetin sağlanmamasından kaynaklı ayrımcılık algısı, sosyal güvencesi olmayanlarda olanlara göre anlamlı olarak daha yüksektir. 45 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Sağlık Alanında Ayrımcılığa İlişkin Öneriler • Bütün özürlü bireylerin prim ödeme durumundan bağımsız olarak sosyal güvence altına alınması, özürlü bireylerden katkı payı alınmaması düşünülmelidir. • Sağlık personelinin işaret dili öğrenmesi desteklenmelidir. İşaret dili öğrenen sağlık personeline anlamlı bir miktarda dil tazminatı ödenmesi özendirici bir yöntem olarak düşünülebilir. Doktorların işaret dili öğrenmemiş olması durumunda hastayla iletişim kurarken bu dili bilen hemşirelerden yardım istemeye yönlendirilmesi gereklidir. • Sağlık kurumlarındaki randevu sisteminin görsel olarak da erişilebilir olması gereklidir. Bunun için telefonla randevuya alternatif olarak, internet üzerinden randevu verilmesi, kurumda randevu bölümünde çalışan personelin işaret dilini bilen personelden seçilmesi ya da bu konuda zorunlu eğitime tabi tutulması düşünülebilir. • Sağlık kurumlarında ekranda işaret diliyle duyuru yapılması gibi yöntemler benimsenerek görsel iletişimin ve işaret dilinin yaygın olarak kullanılması politika olarak benimsenmelidir. Bu amaçla, sağlık kurumlarının belirli oranda işaret dili bilen personel istihdam etmesi zorunlu kılınabilir. • Sağlık kurumlarının fiziksel erişilebilirliğinin sağlanması, aynı zamanda muayene odalarının, tanı cihazlarının, tuvaletlerin, kantinlerin de özürlüler açısından erişilebilir olmasının sağlanması zorunludur. • Sağlık personelinde, özürlü bireylerin sağlık hakkından yararlanmaları önünde engel oluşturabilecek önyargıların açığa çıkartılması ve ortadan kaldırılması için bu amaca hizmet edecek olumsuz ve olumlu örnek olayların ortaya çıkarılması ve sergilenmesi biçiminde örgütlenmiş bir kampanya planlanabilir. Eğitim Alanında Ayrımcılık Örneklem grubu özürlü bireylerin eğitim alanında her zaman ve çoğu zaman ayrımcılığa maruz kaldıklarını düşünmektedir. Örneklem grubunun % 25,3’ü, özürlü bireylerin bu alanda çoğu zaman ayrımcılığa maruz kaldığını, % 34,1’i çoğu zaman ayrımcılığa maruz kaldığını, % 16,6’sı bu alanda ara sıra ayrımcılık yaşandığını, % 10,8’i bu alanda özürlü bireylerin nadiren ayrımcılığa uğradığını, % 13,3’ü ise eğitim alanında özürlü bireylerin hiçbir zaman ayrımcılıkla karşılaşmadığını ifade etmiştir. 46 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Görüldüğü gibi örneklem grubunun yarısından fazlası yani % 59, 4’lük bir kısmı eğitim alanında özürlü bireylerin her zaman ve çoğu zaman ayrımcılığa maruz kaldığı algısını paylaşmaktadır. Özürlülere uygun iletişim araç ve teknolojilerinin kullanılmaması nedeniyle eğitim alanında ayrımcılığa uğradığını düşünenler örneklem grubunun neredeyse yarısını oluşturmaktadır. Bu oran % 46,6’dır. Eğitim alınan kurumda eğitimcilerin özürlülük konusunda eğitimli olmamaları özürlü grubunun ayrımcılık yaşadığı en önemli ikinci nedendir. Bu nedenle her zaman ve çoğu zaman ayrımcılığa uğradığını düşünenlerin oranı % 47,4’dir. Birden fazla özrü olanlar ve işitme özürlüler diğer özür gruplarına göre daha fazla ayrımcılık algılamaktadır. Özür derecesi % 80 ve üzeri olanlar daha fazla ayrımcılık algılamaktadır. Siyasi Katılım Alanında Ayrımcılık Seçimlerde oy kullanma ve siyasi partiye üye olmak için başvurma sıklık düzeylerine bakıldığında örneklem grubunun %70,1’i her zaman; %81’i çoğu zaman ya da her zaman oy kullandığını belirtmiştir. %24,4’ü bir siyasi partiye üye olma girişimi olduğunu belirtmiştir. Örneklem grubunun siyasi Katılım alanında genel ayrımcılık algıları değerlendirildiğinde, %26.2’si özürlü bireylerin bu alanda hiçbir zaman ayrımcılığa uğramadığını, %15’i nadiren ayrımcılığa uğradığını, %20’si ara sıra ayrımcılığa uğradığını, %23.8’i ise çoğu zaman ayrımcılığa uğradığını ve %15’i ise her zaman ayrımcılığa uğradığını belirtmektedirler. Görüldüğü gibi, örneklem grubunun %58,8’i ara sıra, çoğu zaman ya da her zaman siyasi katılım alanında ayrımcılık olduğunu düşünmektedir. Nadiren ayrımcılık olduğunu düşünenler de eklendiğinde bu oran %73,8’dir. Siyasi katılım alanında genel ayrımcılık algısı, özür derecesi %80 ve üzeri olanlarda, %40-59 ve %60-79 arası olanlara kıyasla, yüksekokul/üniversite mezunlarında ise diğer tüm eğitim düzeyindekilere kıyasla anlamlı olarak daha yüksektir. Örneklem grubu, kişisel deneyimlerine bağlı olarak; özrü nedeniyle refakatçi yardımıyla oy kullanması gerekirken buna izin verilmemesi, seçmen kütüğüne özürlü olarak yazıldığı halde gerekli düzenlemeler (seçim sandığının giriş katına konması, sıra bekletilmemesi gibi) yapılmaması nedenleriyle ara sıra ayrımcılığa maruz kaldıklarını ifade etmektedir. Örneklem grubunda, 26-35, 36-45 ve 46-60 yaş aralığındakiler, 18-25 yaş aralığındakilere kıyasla, %80 ve üzeri özür derecesine sahip olanlar, %40-59 ve %60-79 arasında özür derecesine sahip olanlara kıyasla, ortopedik özre sahip olanlar, zihinsel ve işitme özrüne sahip olanlara kıyasla, sonradan özür sahibi olanlar, doğuştan özürlü bireylere kıyasla oy kullanırken anlamlı olarak daha yüksek düzeyde ayrımcılık algılamaktadırlar. 47 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Siyasi katılım alanında ise, siyasi partiye üyelik başvurusunun reddedilmesi ve partide aktif çalıştırılmamayla ilgili kişisel ayrımcılık deneyimine ilişkin algılara bakıldığında örneklem grubundan bir siyasi partiye üyelik başvurusu yapmış olanlar, yaptığı başvurunun özürlü olduğu için kabul edilmemesi, bir siyasi partiye üye olmasına rağmen özürlü olduğu için aktif olarak çalıştırılmaması nedenleriyle nadiren-ara sıra ayrımcılığa maruz kaldıklarını ifade etmiştir. Örneklem grubundan bir siyasi partiye üye olanlardan %24,7’si, ara sıra, çoğu zaman ya da her zaman partide aktif olarak çalıştırılmadıklarını belirtmişlerdir. Nadiren cevabını verenler de eklendiğinde, bu oran %31,2’dir. Zihinsel özürlü olanlar, dil ve konuşma bozukluğu olanlar ve işitme özürlü olanlara kıyasla, hayatlarının büyük bölümünü köyde geçirenler, daha büyük yerleşim birimlerinde geçirenlere kıyasla siyasi partiye üyeliğin reddedilmesi ve partide aktif olarak çalıştırılmamaktan kaynaklı anlamlı olarak daha yüksek düzeyde ayrımcılık algılamaktadırlar. Siyasi Katılım Alanında Ayrımcılığa İlişkin Öneriler • Ayrımcılıkla mücadele amaçlı kampanyaların, zihinsel özürlü bireylerin siyasi katılımını kamuoyu önünde tartışmaya açacak ve destekleyecek biçimde yürütülmesi gereklidir. Zihinsel özürlü bireylerin siyasi hayata katılmaları, siyasi partilerde çalışma haklarını da içerecek biçimde, kamuoyunun olumsuz bakış açısını görünür hale getirmek ve değiştirmek amacıyla tartışmaya açılmalıdır. • Görme özürlü olanlar ve okur-yazar olmayan diğer engelli grupları için oy verme süreçleri, oy pusulaları ve yönlendirmelerin yeniden düzenlenmesi gerekir. Diğer ülkelerin deneyimlerinden yararlanılarak bu grup için farklı oy verme prosedürü geliştirilebilir. • Oy sandıklarının fiziksel olarak erişilebilir olması için, özürlü bireylerin oy kullanabileceği, erişilebilir sandıkların ve sıra bekletmeme gibi düzenlemelerin zorunlu olduğunun seçimlerde görev alan kişilere duyurulması gereklidir. Seçim günleri, seçim sandıklarının özürlü örgütlerinin fiziksel erişebilirlik denetimine açık olması, özürlü seçmenin oy kullanacağı bilindiği halde fiziksel olarak erişebilir olmayan seçim sandıklarının sorumlularının bu durumdan kişisel olarak sorumlu tutulacağı bir yaptırım geliştirilmesi düşünülebilir. Bu kısmi çözümlerin ötesinde, kısa vadede genel olarak kamu binalarının ve açık alanların fiziksel erişim sorununun çözülmesi zorunludur. 48 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Adalete Erişim Alanında Ayrımcılık Örneklem grubu, adalete erişim alanında özürlü bireylerin “ara sıra” ayrımcılığa maruz kaldıklarını düşünmektedir. Örneklem grubunun %29.5’i özürlü bireylerin bu alanda hiçbir zaman ayrımcılığa uğramadığını, %18.5’i nadiren ayrımcılığa uğradığını, %21.1’i ara sıra ayrımcılığa uğradığını, %19’u ise çoğu zaman ayrımcılığa uğradığını ve %11.8’i ise her zaman ayrımcılığa uğradığını belirtmektedirler. Görüldüğü gibi, örneklem grubunun yaklaşık yarısı (%51.9) özürlü bireylerin adalete erişim alanında ara sıra, çoğu zaman ya da her zaman ayrımcılığa maruz kaldıklarını belirtmektedirler. Örneklem grubunda kadınlar ve sosyal güvencesi olmayanların, erkeklere ve sosyal güvencesi olanlara göre, hayatının büyük bölümünü büyükşehirde geçirmiş olanların, köy ya da kasabada yaşayanlara göre, rapor oranı %20-39 aralığında olanların, diğer rapor oranlarındakilere göre adalet alanındaki genel ayrımcılık algısı anlamlı olarak daha yüksektir. Örneklem grubu, kişisel deneyimlerine bağlı olarak; karakolda ve/veya mahkemede özrüne uygun fiziksel düzenlemeler ve iletişim olanakları olmaması, özürlü olduğu için şikâyetinin ya da tanıklığının ya da savunmasının önemsenmemesi özürlü olduğu için kolluk kuvvetlerinin (polis, jandarma, zabıta) olumsuz davranması nedenleriyle ara sıra ayrımcılığa maruz kaldıklarını ifade etmiştir. Örneklem grubundan bir nedenle karakola ya da mahkemeye gitmiş olanların adalete erişim alanında kişisel deneyimden kaynaklı genel ayrımcılık algısı, gelir durumuna göre farklılaşmaktadır. 3001 TL ve üstü gelir grubunun bu alandaki ayrımcılık algısı, diğer gelir gruplarındakilere göre anlamlı olarak daha yüksektir. Örneklem grubundan bir nedenle karakola ya da mahkemeye gitmiş olanların % 49,5’i adalete erişim alanında ara sıra, çoğunlukla ya da her zaman fiziksel düzenleme ve iletişimle ilgili bir sorunla karşılaştığını belirtmiştir. Nadiren cevabını verenler de eklendiği bu oran %58,7’dir. Adalete erişimde fiziksel erişim ve iletişim olanaklarından kaynaklı ayrımcılık algısı, ortopedik özürlülerde, görme özürlülere göre anlamlı olarak daha yüksektir. Bu konuda %60 üstünde raporu olanların ayrımcılık algı düzeyi, %40-59 oranında raporu olanların göre anlamlı olarak daha yüksektir. 49 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Örneklem grubundan bir nedenle karakola ya da mahkemeye gitmiş olanların %27.2’si nadiren, ara sıra, çoğu zaman ya da her zaman özürlü olduğu için tanıklığının ya da savunmasının önemsenmediğini; %23,6’sı nadiren, ara sıra, çoğu zaman ya da her zaman özürlü olduğu için kolluk kuvvetlerinin olumsuz davranışıyla karşılaştığını söylemiştir. Bu konularda, birden fazla özre sahip olanlar ve zihinsel özre sahip olanlar, ortopedik ve görme özürlülere kıyasla anlamlı olarak daha fazla ayrımcılık algılamaktadırlar. Ayrıca 3000TL ve üzeri gelire sahip olanlar diğer gelir gruplarına kıyasla anlamlı olarak daha yüksek ayrımcılık algılamaktadırlar. Adalete Erişim Alanında Ayrımcılığa İlişkin Öneriler • Adliyelerin, karakolların, ceza ve tutukevlerinin, kişileri gözaltına almakta kullanılan araçların, fiziksel açıdan özürlü bireylerin özürlü oldukları için eziyet çekmelerine yol açmayacak biçimde tasarlanmış ve düzenlenmiş olması gerekir. • Gözaltına alma, tutuklama, ceza infaz süreçlerinde, kişisel bakımı için başkalarına ihtiyacı olan özürlü bireylerin kişisel bakımının sağlanmasının üçüncü kişilerin insafına bırakılamayacağı, güvenlik güçlerinin sorumluluğu olduğu güvenlik güçlerine öğretilmeli, ilgili kurumlar bu ilke çerçevesinde düzenlenmelidir. • Özürlü bireylerin sağlık ihtiyaçlarının diğer bireylere göre daha acil ve yaygın olduğu göz önünde tutularak, cezaevlerinde sağlık hizmetlerini talep etmeleri durumunda rutin kontroller biçiminde yararlanmalarını sağlamak gerekir. • Yalnızca mevzuatın değiştirilmesi ayrımcılığı önlemekte yetersiz kalabilmektedir. Bu nedenle, adaletle ilgili personelin zihniyetinin değişmesi için de gerekli bilgilendirme ve eğitimin sağlanması gerekmektedir. Boş Zaman ve Dinlenme Faaliyetlerine Katılım Alanında Ayrımcılık Örneklem grubu, boş zaman ve dinlenme faaliyetlerine katılım alanında özürlü bireylerin “ara sıra- çoğu zaman” ayrımcılığa maruz kaldıklarını düşünmektedir. %17.8’i özürlü bireylerin bu alanda hiçbir zaman ayrımcılığa uğramadığını, %14.4’ü nadiren ayrımcılığa uğradığını, %18.4’ü ara sıra ayrımcılığa uğradığını, %37.6’si ise çoğu zaman ayrımcılığa uğradığını ve %17.8’i ise her zaman ayrımcılığa uğradığını belirtmektedirler. Görüldüğü gibi, örneklem grubunun neredeyse yarısı (%49.4) özürlü bireylerin boş zaman ve dinlenme faaliyetlerine katılım alanında ya çoğu zaman ya da her zaman ayrımcılığa 50 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu maruz kaldıklarını belirtmektedirler. Örneklem grubunun %23.1’i hiçbir zaman boş zaman faaliyetlerine katılmadıklarını, %25.8’i ise nadiren bu tür faaliyetlere katılabildiklerini belirtmektedirler. Diğer bir deyişle, boş zaman faaliyetlerine hiçbir zaman katılamayan veya nadiren katılanların oranı örneklem grubunun neredeyse yarısına (% 48.9) ulaşmaktadır. Diğer yandan, örneklem grubunun %31.6’sı ara sıra, %12.4’ü çoğu zaman ve %7.1’i her zaman bu tip faaliyetlere katıldıklarını belirtmektedirler. Örneklem grubu, kişisel deneyimlerine bağlı olarak; gerekli düzenlenme ve/veya bilgilendirmenin yapılmaması, destek hizmeti ve olanakların (personel yetersizliği, fiziksel düzenlemeler, vb) sağlanmaması gibi nedenlerle nadiren-ara sıra ayrımcılığa maruz kaldıklarını ifade etmektedir. Boş zaman ve dinlenme faaliyetlerine katılım alanında kişisel ayrımcılık deneyimine ilişkin algılar cinsiyet, yaş, medeni durum, özür türü, yerleşim yeri, ekonomik durum ve özrün derecesi değişkenlerine göre anlamlı olarak farklılaşmamaktadır. Ancak, son beş yıldır herhangi bir işte çalışmış/çalışıyor olanların, çalışmayanlara kıyasla bu alanda kişisel deneyimlerine bağlı olarak anlamlı olarak daha düşük ayrımcılık algıladıkları bulunmuştur. Ayrıca, ilkokul mezunlarının lise mezunlarına kıyasla bu alanda kişisel deneyimlerine bağlı olarak anlamlı olarak daha yüksek düzeyde ayrımcılık algıladıkları bulunmuştur. Boş Zaman ve Dinlenme Faaliyetlerine Katılım Alanında Ayrımcılığa İlişkin Öneriler • Özürlü bireylerin boş zaman ve dinlenme faaliyetlerine katılımlarının artırılmasının gerekliliği hem ayrımcılıkla mücadele açısından, hem de bu faaliyetlerin olumlu psikolojik etkileri açısından önemsenmelidir. • Bu alanda, ayrımcılığın azaltılması için gerekli düzenlenme ve/veya bilgilendirme, destek hizmeti ve olanaklarının (personel yetersizliği, fiziksel düzenlemeler, vb.) artırılması gerekmektedir. • Boş zaman ve dinlenme faaliyetlerine katılımın artırılması yolunda yapılacak gerekli düzenleme, bilgilendirme ve destek faaliyetlerinin özellikle daha fazla ayrımcılık algılayan herhangi bir işte çalışmayan ve daha düşük eğitim düzeyine sahip olan özürlü bireylerin ihtiyaçlarını gözeterek düzenlenmesi önemli görünmektedir. 51 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Topluma Dahil Olma Alanında Ayrımcılık Örneklem grubu, topluma dahil olma alanında özürlü bireylerin “çoğu zaman-her zaman” ayrımcılığa maruz kaldıklarını düşünmektedir. Örneklem grubunun %11.9’u özürlü bireylerin bu alanda hiçbir zaman ayrımcılığa uğramadığı, %12.3’ü nadiren ayrımcılığa uğradığı, %18.1’i ara sıra ayrımcılığa uğradığı, %36.8’i çoğu zaman ayrımcılığa uğradığı %20.8’i her zaman ayrımcılığa uğradığı görüşünde olduğunu belirtmiştir. Görüldüğü gibi, örneklem grubunun yarıdan fazlası (%57.6) özürlü bireylerin topluma dahil olma alanında çoğu zaman ya da her zaman ayrımcılığa maruz kaldıkları görüşündedir. Örneklem grubunun topluma dahil olma alanında genel ayrımcılık algısını etkileyen değişkenler cinsiyet, çalışma durumu, görünür özür, yaş, yerleşim yeri, ekonomik durum, özrün derecesi, eğitim düzeyidir. Erkeklerin kadınlara kıyasla, bugüne kadar çalışmış olanların hiç çalışmamış olanlara kıyasla, görünür özre sahip olanların olmayanlara kıyasla anlamlı olarak daha yüksek düzeyde ayrımcılık algıladıkları bulunmuştur. 61 yaş ve üstü grubun diğer yaş gruplarına kıyasla ve hayatının büyük bölümünü köyde geçirmiş olanların diğer gruplara kıyasla ayrımcılık algıları anlamlı olarak daha düşüktür. %80 ve üzeri düzeyde özre sahip olanların %40 ve %59 arası özre sahip olanlara kıyasla; aylık geliri 3001 TL ve üzeri olanların aylık geliri 1500 TL veya daha az olanlara kıyasla; üniversite ve yüksek okul mezunu olanların yalnızca okuryazar olanlara ve ilkokul mezunlarına kıyasla ayrımcılık algıları anlamlı olarak daha yüksektir. Daha genç, daha eğitimli, geliri daha yüksek, daha yüksek özür derecesine sahip, çalışma deneyimine ve görünür özre sahip kentli erkeklerin topluma dahil olma alanındaki ayrımcılık algısı daha yüksek düzeydedir. Örneklem grubu, kişisel deneyimlerine bağlı olarak, fiziksel çevrenin erişilebilir nitelikte olmamasından ya da kişilerin ayrımcı davranışlarından kaynaklanan ayrımcılıkla karşılaştıklarını belirtmektedir. Fiziksel çevrenin erişilebilir nitelikte olmamasından kaynaklanan ayrımcılık deneyimi, kamuya açık alanlarda en yüksek olarak bulunmuştur. Ardından sırasıyla şehir içi toplu taşıma, kamuya açık binalar ve şehirlerarası toplu taşıma gelmektedir. Örneklem grubunun % 77.3’ü yollar, kaldırımlar ve parklar gibi kamuya açık alanlarda özürlülere yönelik gerekli düzenlemelerin yokluğu nedeniyle erişim zorlukları yaşamıştır. %70.2’si kamuya yönelik hizmetlerin sunulduğu binalarda özürlülere yönelik gerekli düzenlemelerin yokluğu nedeniyle erişim zorlukları yaşamıştır. 52 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu %72.1’i şehir içi toplu taşıma araçlarını özürlülere yönelik gerekli düzenlemelerin yokluğu nedeniyle kullanamamıştır. % 59’u şehirlerarası toplu taşıma araçlarını özürlülere yönelik gerekli düzenlemelerin yokluğu nedeniyle kullanamamıştır. Örneklem grubunun topluma dahil olma alanında fiziksel çevrenin erişilebilirliğine bağlı ayrımcılık deneyimini etkileyen değişkenler yaş, özür türü, yerleşim yeri, özrün derecesi, özrün doğuştan olup olmaması ve eğitim düzeyidir. 18-25 yaş grubu 26-35 ve 36-45 yaş gruplarına kıyasla; zihinsel özürlü ve dil/konuşma bozukluğuna sahip olan gruplar görme ve ortopedik özre sahip olanlara ve ayrıca birden fazla özre sahip olanlara kıyasla; doğuştan özre sahip olanlar sonradan özürlü olanlara kıyasla anlamlı olarak daha düşük sıklıkta ayrımcılıkla karşılaşma deneyimi bildirmiştir. Yaşamının büyük bölümünü şehirde geçirenler diğer gruplara kıyasla; %80 ve üzeri özür derecesine sahip olanlar %20-39 ve %40-59 düzeyinde özre sahip olanlara kıyasla; lise ve üniversite mezunu olanlar okur-yazar olmayanlara kıyasla daha yüksek sıklıkta ayrımcılıkla karşılaşma deneyimi bildirmiştir. 26-45 yaş grubunda, kentli, yüksek düzeyde eğitimli, sonradan ortaya çıkmış yüksek dereceli görme özrüne veya ortopedik özre sahip olanlar daha yüksek sıklıkta ayrımcılıkla karşılaşma deneyimi bildirmiştir. Örneklem grubunun kişisel deneyimlerine dayanarak rapor ettikleri ayrımcı davranışlar arasında anonim üçüncü şahısların anti-sosyal davranışları ilk sıradadır. Ardından sırasıyla kamu görevlisi tarafından kötü muamele ve resmi kurum veya banka görevlilerinin ayrımcı davranışları gelmektedir. Örneklem grubunun %65’i tanımadığı kişilerin anti-sosyal davranışlarıyla (alay, aşağılama, vb) karşılaşmıştır. %23.7’si bu tür durumlarla çoğu zaman veya her zaman karşılaştığını belirtmiştir. % 42.7’si kamu görevlisi tarafından kötü muameleye (alay, aşağılama, vb) uğramıştır. % 12.2’si bu tür durumlarla çoğu zaman veya her zaman karşılaştığını belirtmiştir. % 41.8’i resmi kurumlarda veya bankalarda görevlilerin ayrımcı davranışlarıyla (şahit isteme, talebi reddetme, vb.) karşılaşmıştır. % 25.2’si bu tür durumlarla çoğu zaman veya her zaman karşılaştığını belirtmiştir. Örneklem grubunun topluma dahil olma alanında kişilerin ayrımcı davranışlarına bağlı ayrımcılık deneyimini etkileyen değişkenler cinsiyet, yerleşim yeri, özür türü ve derecesi ile eğitim düzeyidir. Kadınlar erkeklere kıyasla; ortopedik özre sahip olanlar işitme ve görme özürlü gruplara kıyasla; %80 ve üzeri özre sahip olanlar raporu olmayanlara ve %40 ve üzeri özür derecesine sahip olanlara kıyasla anlamlı olarak daha yüksek sıklıkta kişilerin ayrımcı davranışlarıyla karşılaşmıştır. Yaşamının büyük kısmını kasabada geçirmiş olanlar diğer gruplara 53 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı kıyasla; okuryazar olmayanlar, ilkokul, ortaokul ve üniversite mezunlarına kıyasla daha düşük sıklıkta kişilerin ayrımcı davranışlarıyla karşılaşmıştır. Eğitimli, kentli, yüksek dereceli ortopedik özre sahip olan kadınlar kişilerin davranışlarından kaynaklı ayrımcılıkla daha yüksek sıklıkta karşılaşma deneyimi bildirmiştir. Topluma Dahil Olma Alanında Ayrımcılığa İlişkin Öneriler • Fiziksel çevrenin erişilebilir nitelikte olmamasından kaynaklanan ayrımcılıkla mücadele amacıyla, makul düzenlemelere ilişkin uygulama standartları ve uygulama rehberlerinin işlevsel olarak kullanıma sokulması. • II. Özürlüler Şurası’nda ortaya konan fiziksel çevre ile ilgili karar ve tavsiyelerin zaman kaybetmeden uygulamaya geçirilmesinin sağlanması. • Kişilerin ayrımcı davranışlarından kaynaklanan ayrımcılıkla mücadele amacıyla, eğitim, farkındalığın artırılması ve cezai düzenlemelerin birlikte değerlendirilmesi. Bilgiye Erişim Alanında Ayrımcılık Örneklem grubu, bilgiye erişim alanında özürlü bireylerin “nadiren-ara sıra” ayrımcılığa maruz kaldıklarını düşünmektedir. Bu kişilerin %26.9’u özürlü bireylerin bu alanda hiçbir zaman ayrımcılığa uğramadığı, %14.5’i nadiren ayrımcılığa uğradığı, %17.0’ı ara sıra ayrımcılığa uğradığı, %28.2’si çoğu zaman ayrımcılığa uğradığı ve %13.4’ü ise her zaman ayrımcılığa uğradığı görüşünde olduğunu belirtmiştir. Görüldüğü gibi, örneklem grubunun %73.1’i özürlü bireylerin bilgiye erişim alanında ayrımcılığa uğradıkları görüşündedir. Örneklem grubunun bilgiye erişim alanında genel ayrımcılık algısını etkileyen değişkenler cinsiyet, özür türü ve derecesi, yerleşim yeri, ekonomik durumdur. Kadınların, işitme özürlülerin, hayatının büyük çoğunluğunu şehirde yaşamış olanların, gelir düzeyi 3000 TL ve üstü olanların ve düşük dereceli özürlülerin bilgiye erişim alanında özürlülere karşı ayrımcılık algısı daha yüksektir. Bilgiye erişim bakımından özellikle önemli olması beklenen eğitim düzeyi değişkenine bağlı olarak ise, anlamlı bir fark ortaya çıkmadığı bulunmuştur. Kişisel deneyime dayalı olarak, örneklem grubunun, %65.2’si iletişim ve bilişim araç ve hizmetlerinin erişilebilirliğine yönelik makul düzenlemelerin yetersizliği nedeniyle zorluk yaşadığını, %66.2’si kamusal bilgilendirmelerden özürlülere uygun bir şekilde yapılmadığı için haberdar olamadığını, %53.2’si kamu kurumlarına başvurduğunda özrüne uygun iletişim 54 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu araçlarıyla ilgili düzenlemeler olmadığı için ihtiyaç duyduğu bilgiye erişemediğini, %54.4’ü kamu kurumlarının web sitelerinde özürlülere uygun iletişim biçimlerini içeren yönlendirmeler olmadığı için istediği bilgiye erişemediğini belirtmiştir. Örneklem grubunun bilgiye erişim alanında ayrımcılık deneyimini etkileyen değişkenler yerleşim yeri, özrün türü ve derecesidir. İşitme özürlü bireyler diğer tüm gruplara kıyasla; görme özürlüler, dil/konuşma özürlülere, ortopedik özürlülere ve zihinsel özürlülere kıyasla daha yüksek sıklıkta erişimsizlik yaşadıklarını bildirmiştir. Yaşamının büyük kısmını şehirde geçirmiş olanlar ve %60 ve üzeri özür derecesine sahip olanlar görece daha yüksek sıklıkta erişimsizlik yaşadıklarını bildirmiştir. Ekonomik durum ve eğitim düzeyinin ise, alana ilişkin genel algıda olduğu gibi, kişisel deneyim bakımından da anlamlı bir fark yaratmadığı bulunmuştur. Bilgiye Erişim Alanında Ayrımcılığa İlişkin Öneriler • Televizyon yayınlarının işitme özürlülerce erişilebilirliği üzerinde özellikle durulması. • Kamu kurumlarının, görme özürlü kişilerle yazışmalarda Braille kullanmak üzere hazırlanması; özellikle, kişisel verilerin korunması kapsamında hassas nitelikli kişisel veri içeren yazışmalarda bu uygulamanın öncelikle başlatılması; finans kurumları ve hassas nitelikli kişisel veri tutan diğer özel kurumlar için de aynı yönde uygulama tedbirlerinin alınması. • Kamu kurumları başta olmak üzere kamuya hizmet veren binalarda, ses veya kabartma yazı kullanılarak görme özürlülere yönelik işaretleme sistemlerine yer verilmesi. • Kamu kurumları web sitelerinde WAI standardında erişilebilirlik sağlanması. Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla İlgili Mevzuat Bilgi Düzeyi Örneklem grubunun %28,7’si özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla ilgili mevzuatı bildiğini, %71,3’ü ise bilmediğini belirtmiştir. Örneklem grubunun özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla ilgili mevzuat bilgi düzeyi; 46 yaş üstündekiler, gelir düzeyi daha yüksek olanlar, büyükşehirlerde yaşayanlar, eğitim düzeyi daha yüksek olanlar, özür oranı %59’un üstünde olanlar, erkekler ve çalışanlarda daha yüksektir. Örneklem grubunun %56,9’u hak arayacakları yerleri bilmediğini belirtmiştir. %58,7’si destek ve danışmanlık alacakları yerleri bilmediğini belirtmiştir. %80’i Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme hakkında bilgisi olmadığını belirtmiştir. Örneklem grubundan ayrımcılıkla 55 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı mücadele yollarına başvuranların, özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla ilgili mevzuat bilgi düzeyi daha yüksektir. Ayrıca, genel ayrımcılık algısı daha yüksek olanların ve kişisel ayrımcılık algısı daha yüksek olanların mevzuat bilgi düzeyi de daha yüksektir. Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla İlgili Mevzuat Bilgi Düzeyine İlişkin Öneriler • Özürlülerin ayrımcılık karşısında başvurabilecekleri il ve ilçe insan hakları kurulları ile danışmanlık alabilecekleri büyükşehir belediyelerinin oluşturduğu özürlü hizmet birimlerinin tanıtımı yapılmalıdır. • Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı ve Özürlüler İdaresi’nin öncülüğünde ve özürlü dernekleriyle işbirliği içinde, özürlüler arasında, özürlü hakları bilincinin yükseltilmesi ve özellikle mevzuata ilişkin temel bilgi düzeyinin yükseltilmesi çalışmaları yapılmalıdır. • Televizyon başta olmak üzere kitle iletişim araçlarından mevzuata ilişkin temel bilgiler spot programlar halinde yaygın olarak duyurulabilir. 56 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu AVRUPA BİRLİĞİ’NİN ÖZÜRLÜLÜĞE DAYALI AYRIMCILIKLA MÜCADELE POLİTİKALARI 57 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Mehmet Caner DEMİR AB Türkiye Delegasyonu Sektör Yöneticisi AB’de Engellilerin Entegrasyonu ve Ayrımcılık Karşıtı Politikalar Avrupa Birliği denildiği zaman aslında kurumsal bir örgütten bahsedilmektedir. Dolayısıyla AB ülkeleri ve AB’yi ayrı ele almak gerekir. Sunumumda engelliler konusunda AB düzeyinde neler yapıldığından bahsetmek istiyorum. Engellilere yönelik politikalar AB’de üye ülkelerin temel olarak kendi sorumluluğundadır. Ancak, AB platformunda bu üye ülkeler çeşitli düzeylerde işbirliği içindeler. Engellilerin ihtiyaçları ve sorunları tüm ülkelerde birbirine çok benzediği için AB birlik olarak konu ile ilgili çalışma yapmaya gerek duymuştur. Konu ile ilgili olarak ülkelerin almaları gereken önlemler de benzerlik göstermektedir. Birçok AB politikasının da her ülkedeki vatandaşlar üzerinde etkileri bulunmaktadır. Bu anlamda bir ortak politika oluşturmak kimi açılardan faydalı görülmektedir. Avrupa Birliği’nde yaşamın çok farklı yönlerine hitap eden çok farklı politika alanları bulunmaktadır. Kimilerinde AB’nin tümden yetkiye sahip olduğu görülmektedir ki buna örnek olarak para birimiyle ilgili uygulamalar, devlet yardımları, gümrük tarifeleri verilebilir. Kimi konular da hem AB düzeyinde uygulamalar mevcut hem de üye ülkeler düzeyinde yasama yetkisi mevcut. Kimi alanlarda ise AB yetkisi sadece destek olma, ülkeler arası işbirliğini koordine etme gibi konularla sınırlıdır. Buna örnek; kültür, eğitim, istihdam gibi konular verilebilir. AB bu çalışmaları hangi yöntemlerle yönetiyor? Yasa yapma yetkisi var. Bizdeki gibi farklı alanlarda yasama, politika oluşturma yetkisi ve çalışmaları var. Bunları destekleyen mali fonlar var. Yasal dayanak kısmına bakılırsa, AB anlaşmalarının 10. ve 19. maddelerinde doğrudan engellilere yönelik atıflar var. Bu maddeler AB’de AB’nin engellilere yönelik ayrımcılıkla mücadelesini amaçlıyor. AB tüm politikalarında bunu gözetme ve buna göre özel politika yapma yetkisine sahip. Ulaştırma, çevre, sağlık gibi farklı alanlarda AB engellilerin haklarını gözetecek şekilde şekil verebilir veya dorudan o gruplara yönelik eylemler öngörebilir. 58 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu AB Temel Haklar Şartı’nda engellilere yönelik doğrudan atıf bulunmaktadır. Madde 21’de engellilere yönelik ayrımcılık yasaklanmaktadır. Madde 26’da ise engelli bireylerin hürriyetini, toplumsal yaşama katılımını, sosyal ve mesleki açıdan entegrasyonlarını sağlamaya yönelik tedbirlerin alınmasını öngörüyor. Yasal araçlardan devam edilirse, direktifler var. Direktifler, bir nevi uluslararası yasal düzenlemelere karşılık gelmektedir. Çok farklı ayrımcılık biçimleri var. Ayrımcılıkla mücadele etmek üzere oluşturulan iki tane temel direktif bulunmaktadır. Birincisi ırka dayalı ayrımcılıkla mücadele etmek için, ikincisi ise engellileri de kapsayan işte ve istihdam da eşit muamele direktifidir. İkinci direktifte istihdamda din, yaş, engelli gibi temellere dayalı ayrımcılık yasaklanıyor. Avrupa Birliği yeni bir yasama sürecine girmiştir. Şu anda engellilere yönelik yasama sadece istihdam ve mesleki eğitim alanı ile sınırlıdır. Ancak, AB bunu diğer alanlara da genişletmek istiyor. Sektörel mevzuatlarda da engellilere yönelik atıflar mevcut. İstihdam ve mesleki eğitim alanındaki bütün ayrımcılık biçimlerine yönelik ayrımcılık AB düzeyinde yasaklanmıştır. Türkiye için önemine bakıldığında Türkiye AB üyesi olduğunda bu uygulamakla yükümlü hale gelecektir. Eğitim, mal ve hizmetlere erişim, sosyal koruma alanlarına baktığımızda ırka dayalı ayrımcılığın yasaklandığı görülüyor, ancak, engellilere yönelik böyle bir mevzuat henüz bulunmuyor. Yasama çalışması sonucu ise bu konuların genişletilmesi planlanıyor. Direktif kapsamında engelliliğe dayalı olarak istihdama erişimde ve mesleki eğitimde ayrımcılık yapılması yasaklanmıştır. Çalışma konularında ve saatlerinde engelli olduğu için kişiye ayrımcılık yapılması da yasak kapsamındadır. Tüm bunlarda ayrımcılık yapılması durumunda ispat etme yükümlülüğü işverendedir. İstihdam eşitliği direktifinde makul düzenlemeler yapma zorunluluğu getirilmiştir. Örn, işverenler kendisi üzerinde orantısız bir yük oluşturmadığı sürece ve gereken tüm durumlarda engelli birinin işe erişim, istihdama katılım, işinde yükselme ya da eğitim almasına yönelik uygun tedbirleri almalı. Lizbon stratejisi kapsamında sosyal içermeye yönelik bazı hedefler vardı. 2010 yılına gelindiğinde AB’nin 2020 stratejisi oluşturuldu. AB 2020 stratejisinde yoksulluğa karşı çeşitli önlemler öngörülüyor. Gençlere yönelik önlemler ön planda. Bunlar dolaylı olarak engellileri de ilgilendirmektedir. İstihdam stratejisinde aktif iş gücü piyasası programları, güvenceli esneklik kavramı getiriliyor. Bu yeni kavram Türkiye’de son zamanlarda tartışılmaya başlanmıştır. Ayrıca, ülkeler 59 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı arası fikir alış verişini artırıcı çeşitli önlemler planlanmıştır. Tüm AB ülkelerini kapsayacak şekilde istihdam, sosyal koruma, sosyal içerme alanlarında yıllık raporlamalar yapılmaktadır. Türkiye de aday ülke olarak müzakere süreci kapsamında bu konuda bir raporlama yapmak durumunda. Avrupa Birliği tarafından Türkiye’nin bununla ilgili bir ortak içerme belgesi oluşturması bekleniyor. Bunu bir alt başlığı da “Engelli Politikası”. Yılda üç kez AB’ye üye ülkelerin bakanları bir araya gelmekte ve engellilerin sorunlarını tartışmaktadır. Bunun dışında AB dönem başkanlıkları engellilere yönelik politika oluşturma amaçlı konferanslar düzenlemektedir. Her yıl Aralık ayının ilk haftasında Avrupa Komisyonu’nun düzenlediği bir politika diyalogu gerçekleştiriliyor. Brüksel’de “Avrupa Engelliler Günü” olarak anılan günde özel bir etkinlik yapılmaktadır. Bunlar AB düzeyinde yapılan çalışmalar. Politikalardan mali araçlara geçtiğimizde, AB her konuda yasama yapamıyor. AB engelli politikasında sadece kolaylaştırıcı bir rol üstlenebilmektedir. Burada katalizör benzetmesi yapabiliriz. AB üye devletleri verdikleri taahhütleri yerine getirmeleri konusunda teşvik ediyor. PROGRESS Topluluk Programı kapsamında gerçekleştirilen bu teşvik yürütülen bu proje’ye de finansman sağlamıştır. Topluluk programlarından aday ülkelerin de faydalanması mümkün. Türkiye de şu anda faydalanmaktadır. Türkiye’de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bu konuda bilgi noktası. Avrupa Sosyal Fonu da diğer önemli bir fon kaynağıdır. Yedi yıllık bir dönem için toplam 75 milyar Avro bütçesi bulunmaktadır. Türkiye üye olduğu zaman bu fondan faydalanabilecek hale gelecektir. Şu anda IPA Programı’nın 4. bileşeni Türkiye’yi Avrupa Birliğine hazırlamaktadır. Bu kapsamda Çalışma Bakanlığı’nın elinde çeşitli fonlar bulunmaktadır. Bu fonlar Avrupa Komisyonuyla birlikte çeşitli koordinasyonlar aracılığıyla Türk halkının yararlanması için sunulmaktadır. Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşmeyi tüm AB üye devletleri ve AB tüzel kişilik olarak kabul etmiş ve uygulamaktadır. Türkiye de şu anda bu sözleşme taraf. AB’de yeni bir strateji hazırlığı var: “Avrupa Engelli Stratejisi 2010-2020”. Bunun genel hedefleri, engellilerin haklarından tam olarak faydalanabilmeleri için güçlendirilmesi, herkes için engelsiz bir Avrupa oluşturulması, Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme’de belirtilen uluslararası taahhütlere uyulması olarak belirlenmiştir. Bu sözleşmeler imzalanmakta, ancak, bunlara ne kadar uyulduğu bir soru işareti olarak kalmaktadır. Bu durum AB ülkeleri için de geçerlidir. Bu strateji ile hedeflenen bir açıdan AB’ye 60 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu üye ülkelerin bu sözleşmeyi ne ölçüde uyguladığını izlemektir. Avrupa Engelli Stratejisi’nin diğer bir ayağı da online bir araç oluşturmaktır. Oluşturulacak web portalı ile hem AB’nin Birlik olarak hem de üye ülkelerin bu sözleşmeyi nasıl uyguladığı ile ilgili izlenmesi mümkün olacaktır. Bu stratejinin yürürlüğe girmesi için Avrupa Komisyonu tarafından bir tebliğ hazırlanmıştır. Ancak, bu tebliğ henüz yürürlüğe girmedi. Birkaç hafta içinde bu stratejinin Avrupa Birliği tarafından kabul edilmesi beklenmektedir. O zaman daha detaylı bir bilgi vermek mümkün olacaktır. Bu stratejinin içinde erişebilirlik, katılım, eşitlik, istihdama katılım, eğitim, öğretim, sosyal koruma, sağlık gibi konular belirlenmiştir. AB dışındaki ülkelere destek sağlamak da bu stratejinin bir parçasıdır. Bu hedeflere ulaşmak için kullanılacak araçlar ise farkındalık yaratma, mali destek sağlama, doğru istatistiklere karşılaştırılabilir verilere sahip olmak da bu stratejinin bir parçası olacaktır. Ayrımcılıkla mücadele, herkese açık iş gücü piyasasında engellilerin de yer alması, yoksulluk ve sosyal dışlanmayla mücadele, sağlık hizmetlerine eşit erişim imkânı ve aday ve diğer ülkelere bu konuda destek bu stratejinin parçaları olacaktır. Konu ile ilgili detay bilgilere Avrupa Komisyonu’nun resmi web sayfasından erişebilirsiniz. Teşekkür ederim. 61 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Serkan KOLAT Özürlüler İdaresi Başkanlığı Özürlüler Uzmanı Avrupa Birliği’nin Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Yöntemleri ve Yasal Dayanakları Sunum üç başlıktan oluşmaktadır: Ayrımcılıkla Mücadele Yeni Direktif Taslağı Eşitlik Kurumları Özürlü Ayrımcılığına Dair ATAD’a Açılmış Dava Örnekleri 1. Ayrımcılıkla Mücadele Yeni Direktif Taslağı Kapsamı daha geniş ve uygulama alanı daha bütüncül olan yeni ayrımcılıkla mücadele direktif taslağı hazırlanarak Temmuz 2008’de müzakereye açılmak üzere Konsey’de yayımlanmaya başlamıştır. Taslağın amacı; cinsel köken, yaş, özür, cinsel yönelim, din ve inanç temelinde oluşan ayrımcılıkla savaşma üzerine, bir çatı ve ortak çalışma zemini oluşturmaktır. 2000/78/EC Direktifi (Meslek Edinme ve İstihdamda Eşit Muamele Direktifi), pek çok alanda özürlü ayrımcılığını yasaklamamıştır. Bu eksiklikten hareketle Taslağın faaliyet alanı aşağıdaki alanları kapsamaktadır: • Sosyal güvenlik ve sağlık hizmetlerini kapsayan sosyal koruma, • Sosyal avantajlar, • Eğitim, • Kamu tarafından sağlanan ve konut edinmeyi de kapsayan mal ve hizmetlerin sağlanması ve bunlara erişim. Bu alanların dışında taslakta üye devletlerin; özürlü bireylerin kültürel faaliyetlerden yararlanmalarını ve diğer tüm kapalı alanlara eşit bir şekilde erişimini sağlamak için gerekli alt yapının sağlanması amacıyla önlemlerin alınması gerektiği vurgulanmıştır. Bu doğrultuda taslakta, toplumsal katılım imkânlarını sağlamaya yönelik, orantısız olmayan makul uyumlaştırma tedbirlerinin alınmasının gerekebileceği ifade edilmiştir. Ayrıca kamu kurum ve kuruluşlarının, bireylerin yargı önünde eşit bir şekilde temsil edilmelerini sağlamak için gerekli tedbirleri alması gerektiği ifade edilir 62 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Belirtilen alanlardaki yasağın, toplum üzerindeki güçlerin sınırları dâhilinde hem kamu ve hem de özel sektörü dikkate alarak; tüm gerçek ve tüzel kişilere uygulanması benimsenmiştir. Ancak bu taslakta, belirlenen alalarda daha çok kamu otoritesi ve gücü ön plana çıkarılmaya çalışılmaktadır. Taslakta üye devletlerin, eşit muamele prensibinin itibar görmesini sağlamak için, özellikle ayrımcı ibare ve ifade içeren metinlerin yeniden düzenlenmesini içerecek şekilde ek tedbirler alması gerektiği belirtilmiştir. Taslak metinde bu ek tedbirler şu şekilde belirtilmiştir: • Eşit muamele prensiplerine aykırı her türlü kanuni düzenleme ve idari koşulların iptal edilmesi veya kaldırılması. • Kar amaçlı veya kar amaçsız kurum ve kuruluşların hazırladıkları sözleşmelerde var olan ve eşit muamele prensiplerine karşıt olan koşulların, taahhütlerin, içsel kuralların, yönetim kurallarının ve yapılan tüm düzenlemelerin ortadan kaldırılması veya kanunsal değişikliğe uğraması. 2. Eşitlik Kurumları Avrupa Birliği’nde ayrımcılıkla mücadele alanında alınan kararların hayata geçmesini sağlayan eşitlik kurumlarıdır. Bu kurumlar, ayrımcılıkla mücadele kanunlarınca öngörülen alanlarda soruşturma yapan, yaptırım uygulanmasını sağlayan ve çoğu merkezi yönetime bağlı uzmanlaşmış kuruluşlardır. Ayrıca genellikle, ulusal diğer kamu otoritelerinin sınırlaması olmadan bağımsızca görevlerini yerine getirebilmektedirler. Bu kurumların diğer görevleri şunlardır: • Ayrımcılığa dair şikâyetleri takip edip, ayrımcılık mağdurlarına bağımsız destek sağlayarak kamu ve özel kurum ve kuruluşların, organizasyonların ve diğer yasal oluşumlarının, mağdurların haklarına saygılı olmayı sağlama, • Ayrımcılığa dair bağımsız araştırmalar yürütme, • Bağımsız raporlar yayımlama ve ayrımcılıkla ilgili her düzeyde yorumlarda veya tavsiyelerde bulunmak. Tüm AB ülkelerini kapsayan standart bir eşitlik kurumu örneği bulunmamaktadır. Eşitlik kurumlarının oluşturulması sırasında Birlik çapındaki çoğu ülkede, kurumsal değişim konusunda dengesizlik vardır. Bazı ülkelerde, yeni eşitlik kurumları oluşturulmuş; bazı ülkeler var olan kurumlarında reforma gitmişler; Çek Cumhuriyeti, Malta, İspanya gibi ülkeler ise hala kurumsal 63 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı bir düzenleme yapmamıştır. Ayrıca, bu kurumların yapılandırılması ve adlandırılmasında da çeşitli farklılıkları vardır. Örneğin bazı ülkelerde “Özürlüler Ombudsmanlık Kurumu”, “Eşitlik Ofisi”, “Eşitlik Mahkemesi” ve “Eşit Muamele Komisyonu” adları ile ifade edilen eşitlik kurumları örnekleri bulunmaktadır. 2.1. İsveç Özürlü Bireyler Ombudsmanlığı Temel gayesi, özürlü bireylerin topluma tam katılımının sağlanmasıdır ve genel vizyonu ise sosyal içermedir. Bu kurumda 1 başkan ve 15 görevli personel bulunmaktadır. Başlıca görevleri şunlardır: • Ayrımcı tutum ve davranışlara yönelik kuruma gönderilen raporları incelemek ve rapor hazırlamak, • Ayrımcılıkla mücadeleyle ilgili bilgi akışı sağlamak, kişilere danışmanlık yapmak ve tavsiyelerde bulunmak, • Şikâyetlerle ilgili araştırma yapmak ve kurumlara konuya dair rapor göndermek, • Yasal ve uygulamaya yönelik değişiklik önerilerinde bulunmak, • Diğer ilgili ajans ve organizasyonları koordine etmek, • Uluslararası organizasyonlara katılmak ve buralarda rol almak, • Ülke vatandaşlarının ayrımcılıkla ilgili temel kanunlara uymalarını sağlamaktır. Bu kurumun diğer çalışma alanı uzun süreli hasta olan bireylerdir. Bu konuya dar Eylem Planları hazırlanmakta ve ulusal ülke raporları aracılığıyla özürlü bireylerin durumları hakkında bilgi akışı sağlanmaktadır Kurum ayrıca iddialarını araştırılması ve izlenmesinden sorumludur ve bu ayrıca hukuksal düzenlemelerde birincil düzeyde düzenleyici ve yönlendirici kurum niteliğine de sahiptir. Açılacak davalarda ise ikincil düzeyde yetkiye sahiptir. Özürlüler Ombudsmanlık Kanunu’nun 3. Maddesine göre, HO bilgilendirme ekinlikleri yoluyla da yukarıda bahsedilen görevlerini yerine getirmeye çalışır. 4. maddede, özürlü bireylere yönelik hizmet verme yükümlülüğü bulunan yetkili birimlerin, bölge konseylerinin ve belediyelerin özürlü bireylerle ilgili yapacakları etkinliklerde Ombudsmanlığa bilgi vermeleri gerektiği belirtilir. Bu kurumlar ayrıca, HO’nun belirlediği kıstaslara uygun biçimde uluslararası kurumlarla müzakerelerde bulunmak zorundadırlar. 5. maddede ise; HO’nun özel bir danışma konseyiyle temsil edileceği ve bu konsey başkanının Ombudsman olduğu belirtilmiştir. Ombudsmanın üye ve başkanının hükümetçe belli bir süreliğine atanacağı ifade edilmiştir. 64 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu 3. Avrupa Topluluğu Adalet Divanında Özürlü Ayrımcılığına Dair Açılmış Dava Örnekleri 3.1. S.C. Navas v. Eurest Colectividades SA. Davası Kapsamı; hastalığı nedeniyle işine kısa sürede geri dönemeyecek bir kişinin işten çıkarılmasının, Direktif kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine ilişkindir. Gelişimi; Bayan Chacón Navas 2003 yılında Eurest şirketinde işe başlamıştır. Sağlık kurumu, kendisinin kısa süre içinde işine dönemeyeceğine kanaat getirmiş Eurest, hiçbir açıklamada bulunmaksızın Bayan Navas’a yazılı olarak işten çıkarıldığını tebliğ etmiştir.29 Temmuz 2004 tarihinde Bayan Navas, sağlık durumu nedeniyle 8 ay boyunca işinden izinli olarak ayrı kalması sonucu eşit muamele ilkesine aykırı bir biçimde ayrımcılığa maruz kaldığı ve bu nedenle işten çıkarıldığı iddiası ile Eurest’e dava açmıştır. Davaya bakan 33 No’lu Ulusal İş Mahkemesi özürlülük tanımının olmamasından ve hastalığın 2000/78/EC Direktif kapsamında ayrımcılık kapsamında değerlendirilip değerlendirilmediğini tespit edemediğinden ön karar talebi için ATAD’a başvurmuştur. ATAD, bu bağlamda özürlülük kavramını şu şekilde tanımlamıştır: “Özürlülük kavramı; bedensel, zihinsel veya psikolojik bozukluklara neden olan ve söz konusu kişinin mesleki yaşama katılımını engelleyen kısıtlılıkları tanımlayacak şekilde kabul edilmelidir. Bununla birlikte, “özürlülük” kavramı söz konusu Direktifin 1.maddesindeki anlamı ile kullanılarak, kasıtlı olarak “hastalık”tan farklı bir terim seçilmiştir. Bu nedenle bu iki kavram, birbirinin yerine kullanılamaz” Kısıtlılık halinin “özürlülük” kavramı kapsamında kalabilmesi için, uzun bir zaman boyunca sürmesi gerektiği ayrıca ifade edileceği ATAD tarafından vurgulanmıştır. Topluluk mevzuatını yorumlama yetkisine sahip olan ATAD; işvereni tarafından yalnızca hastalığı nedeni ile işten çıkarılan bir kişinin, istihdamda ve işte eşit muamele için genel bir çerçeve oluşturan 2000/78/EC sayılı Direktif’in özürlü ayrımcılığı ile mücadele kapsamına değerlendirilemeyeceğini açıkça ifade etmiştir. Divan özürlülüğe neden olan hastalıklarla özürlülüğe neden olmayan hastalıklar arasında herhangi bir ayrıma gitmemiş ve kişinin kısa süreli hastalığı nedeniyle özürlü ayrımcılığı kapsamında korunamayacağına hükmetmiştir. Divan’ın, kısa süreli ve herhangi bir özre neden olmayan hastalığa dayalı olarak işten çıkartmanın; özürlü ayrımcılığına neden olamayacağı yönünde adlığı kararı yerindedir. 65 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Ancak, ilerleyen zamanda var olan hastalığından ötürü özürlülükle baş başa kalacak olan birey, bu nedenle ayrımcılığa maruz kaldığında, bahsedilen koruma kapsamına dâhil olamayacaktır. Ve böylece 2000/78/EC Direktifinin uygulama alanın, yapılan dar yorum nedeniyle kısıtlı kalması söz olacaktır. 3.2. S.Coleman v. A.Law Davası (C–303/06, 2008) Davanın süreci şu şekilde oluşmuştur. Coleman Ocak 2001’de eski işvereninin (A.Law ve S.Law) yanında sekreter olarak çalışmaya başlamıştır. 2002 yılında, apneik (geçici solunum durması) atakları ve konjenital laringomalazi (solunum güçlüğü) hastalığı olan bir erkek çocuk dünyaya getirmiştir. Bayan Coleman 30 Ağustos 2005’de, haksız yere ve zımni olarak işten kovulduğu ve özürlü çocuğunun bakımını üstlendiği için kendisine diğer çalışanlara kıyasla daha farklı davranıldığı iddiasıyla Güney Londra’da bulunan İş Mahkemesi’nde dava açmıştır. Bayan Coleman’ın davasında ihtilafa sebep olarak kabul gören gerçekleri ise; çalışma saatleri ve çalışma koşulları bakımından gerekli esnekliğin gösterilmemesi, kendisi ve çocuğu hakkında kötü ve küçük düşürücü yorumlar yapılması ve işine son verilmesidir. Adalet Divanı, aşağıdaki kararları almıştır: İstihdamda ve işte eşit muamele için genel çerçeve oluşturan 27 Kasım 2000 tarihli ve 2000/78/EC sayılı Konsey Direktifi ve bu direktifin özellikle 1., 2(1), 2(a). maddeleri, doğrudan ayrımcılık yasağının sadece kendisi özürlü olan kişileri kapsamadığı şeklinde yorumlanmalıdır. Bir işveren, özürlü olmayan bir işçisine, benzer koşullar altında başka bir işçisine davrandığından, davranmakta olduğundan veya davranacağından daha olumsuz şekilde davranırsa ve bu davranışın nedeninin söz konusu işçinin çocuğunun özürlülüğünden kaynaklandığı tespit edilirse, böyle bir tutum ve davranış 2(2)(a). maddesinde tanımlanan doğrudan ayrımcılık yasağına aykırıdır. ATAD, bu dava sonucunda özürlü ayrımcılığının kişi açısından gerçekleştiğini kabul etmiştir. Böylece, 2000/78/EC direktiflerinin özürlü açısından kapsamını genişletmiştir. Sadece özürlü olan bireyin korunması şeklinde yapılan dar yorumun, ayrımcılıkla mücadele politikasıyla örtüşmediğini ve böylece elde edilen sonuçların kısıtlı olacağını ifade etmiştir. 66 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Ayrımcılığın görülme şekillerinin sadece özürlü bireyler odağında olmadığı, ayrıca özürlü bireylerin aileleri ve yakınları aracılığıyla da bu sorunun doğabileceğine işaret edilmektedir. Ayrıca özürlü ayrımcılığının dışındaki diğer ayrımcılık zeminlerinde de bu konunun uygulanması gerektiği yönündeki ATAD yorumu dikkat çekicidir. Teşekkür ederim. 67 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Lütfiye KELLECİ BİRER Milletvekili Danışmanı Avrupa Birliği Engellilik Eylem Planı ve Türkiye Avrupa Birliği’nin belgeleri ülkemiz açısından önemli ve belirleyicidir. AB’nin engellik konusuna ilişkin temel referans belgelerinden biri de “2003–2010 Engellilik-Eylem Planı”dır. Bu Plan istihdam, etkin katılım ve erişebilirlik konularını ele almıştır. Bu Eylem Planı 2010 yılı sonunda tamamlanmıştır. Yapılan incelemelerde üye devletlerde alanla ilgili çalışmalarda halen eksiklikler olduğu ve bu konuların daha detaylı çalışılması gerektiği ortaya çıkmıştır. Bunun yanında Birleşmiş Milletler Engelli Kişilerin Hakları Sözleşmesi de AB ve bütün üye devletler tarafından kabul edilmiş, ek protokol ise üye devletlerin birçoğu tarafından benimsenmiştir. Sözleşmenin kabul edilmesi de çalışmaların daha detaylı olması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bunların sonucunda Mart 2008’de Avrupa Konseyi Komisyondan yeni bir strateji eylem planı çalışması başlatmasını istemiştir. Bunun üzerine AB ve üye devletlerde 2010–2020 Engelli Stratejik Planı üzerine çalışmalar başlatılmıştır. Sözleşme, engellilikle ilgili politikaların hak temelli olmasını öngörmektedir. Dolayısıyla 2010–2020 eylem planında oluşturulacak politikaların hak temelli yaklaşıma dayanması beklenmektedir. Bu eylem planında özellikle üye devletlerin sözleşmeyle ilgili uygulamalarını yansıtacak tutarlı hedeflerin yer alacağı öngörülmektedir. Yeni stratejinin AB düzeyinde eylemler önermesi ve sözleşmenin uygulanmasının izlenmesine yönelik bazı tedbirler içereceği düşünülmektedir. Bu tedbirlerin; “sözleşmeyi onayladık ama ne kadar uyguluyoruz, doğru yolda mıyız, daha eksiğimiz var mı?” sorularını yanıtlaması beklenmekte, bunun da belirli bir yolla izlenmesi gerekmektedir. Engellilik konusu geniş kapsamlı düşünüldüğünde AB politikalarının pek çoğuyla kesişmektedir. Kişilerin günlük yaşamında önemli yer tutan eğitim ve imar gibi konular üye devletlerin görev alanlarına girmektedir. Ancak, bu durum Birliğin bu konularla ilgili çalışmalar yapmayacağı ya da tavsiyeler vermeyeceği anlamına gelmemektedir. Verilere göre şu anda yaklaşık 50 milyon engelli AB vatandaşından söz edilmektedir. Bu verilere göre engelliler AB’nin en geniş popülasyonuna sahip dezavantajlı gruplarından biridir. 68 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Yine eldeki veriler engellilerin bütün tedbirlere ve olumlu uygulamalara rağmen, AB’de de ayrımcılık riskiyle karşı karşıya olduklarını göstermektedir. Bu durumun bazı göstergeleri şöyle sıralanabilir: • Engellilerin AB ülkelerinde istihdam oranları düşüktür. • Yoksulluk ortalamasında da, ortalamanın yüzde 70’inin üstünde daha yoksuldur engelliler. • Ayrıca istihdamda işverenlerin “fayda sağlama” tuzağı işgücü önünde önemli bir engeldir. • Eğitimin her aşamasında tam ve etkin katılımda fırsat eşitliğinin sağlanamaması engellilerin bireysel gelişimi önünde önemli bir engeldir. • Bireysel gelişimini sağlayamayan engellinin toplumun diğer alanlarına katılması beklenemez. Ancak yukarıda bahsedilen eğitim, istihdam, sosyal destek gibi pek çok konu üye devletlerin ortak konuları olmasına karşın yerel otoriteler bu alanlarda karar alma noktasında etkilidir. 2010–2020 Eylem Planının temel amacı ne olmalıdır? Söz konusu planın engellilerin günlük yaşama aktif olarak katılımlarının sağlanmasıyla birlikte engellilik tabanlı tüm ayrımcılıkların ortadan kaldırılması ve tüm insan haklarının ve özgürlüğünün uygulanabilir olması ve engellilerin tüm insan haklarından yararlanabilmesinin güvence altına alınmasını amaçlaması beklenmektedir. Ayrıca Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde taahhüt edilen yükümlülüklerin de hakkıyla yerine getirilmesinin sağlanması ve takip edilmesi gerekir. Bu amaçlara ulaşmak için alınacak önlemleri üç grupta toplayabiliriz: • Birincisi, yönetimsel önlemler, üye devletler ve AB kurumları tarafından kabul edilen sözleşmenin usulüne ilişkin yükümlülüklerin yerine getirilmesi olarak düşünülebilir. Bunlar sözleşmenin uygulamasının takibiyle ilgili mekanizmalar oluşturulması üye devletlerde, raporlama yükümlülüğünün yerine getirilmesi gibi genel yükümlülüklerdir. Ayrıca AB genelinde ortak politika oluşturulması ve bu politikaların uygulanmasında engellilikle ilgili çalışmaların yenilenmesi önemlidir. Güvenilir veri ve istatistiklerin toplanması önemlidir. Bence bu bütün AB ülkelerinde yapılabilecek çalışmaların temelini 69 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı oluşturmaktadır. Eğer güvenilir verileriniz ve istatistik bilgileriniz yoksa yapacağınız çalışmalar ve oluşturacağınız politikalar afakî kalabilmektedir. • İkincisi, tematik önlemler: bunlar üye devletler ve AB kurumları tarafından kabul edilen sözleşmeler kapsamında alınacak önlemlerdir. Bunlar seçim düzenlemesi, kaynaştırma malzemeleri ve ulaşımın erişilebilir olması, eğitim, sağlık hizmetleri, toplum içinde bağımsız hareket, serbest dolaşım, toplumsal yaşama katılım, kurumsallaşma ve hizmetlerden yararlanma gibi konulardır. Aynı zamanda kültürel hayatta, eğlence ve spor aktivitelerine katılım da sayılabilir. Bunlardan daha önemlisi özgür ve insan onuruna yakışır bir yaşam sağlanmasıdır. • Üçüncüsü, destekleyici önlemler: bunlar bilgi ve üye ülkelerin iyi uygulamalarının paylaşılması, uzmanlar arasında görüş alış verişinde bulunulması, araştırma çalışmasının yapılması, sivil toplum örgütleriyle diyalog kurulması gibi çalışmalardır. Genel olarak 2010-2020 Strateji Planı’nda hedeflenen engellilik tabanlı ayrımcılıkla ilgili mücadelenin daha geniş bir içeriğe kavuşturulması ve daha somut önlemlerle ayrımcılıkla mücadele edebilmesidir. Ayrımcılıkla mücadele kapsamında Türkiye’de durum nedir? 5378 sayılı yasayla engellilik tabanlı ayrımcılık TCK’da suç kapsamına alınmıştır. Bizim temel problemlerimizden biri TCK’da ayrımcılık tanımının sınırlı alanda oluşudur. Daha önemlisi biz Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne taraf olma sürecimizi 2009’da tamamladık ve sözleşme bizim anayasamızın usulüne göre taraf olunduğundan şu anda kanun niteliğindedir. Burada söz edilmesi gerektiğine inandığım bir de ayrımcılıkla mücadele tasarı taslağı var. Bu taslakla Türkiye’de eşitlik kurumu oluşturulacak umarım. Belki bu konudaki mücadeleyi güçlendirmek için yapılacak olan ilk işlerden biri kanun tasarısı taslağının bir an önce kanunlaşmasına destek vermek ve bence önemli olan bir şey de şu anda imzaladığımız ama henüz taraf olma sürecini tamamlamadığımız Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin ek protokolünün taraf olma sürecini tamamlamaktır. 70 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİN ÖZÜRLÜLÜĞE DAYALI AYRIMCILIKLA MÜCADELE YAKLAŞIMLARI 71 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Turhan İÇLİ Engelliler Konfederasyonu Başkanı Ayrımcılığın Tarihsel Kökleri ve Engellilere Yönelik Ayrımcılık Üzerine İnsanlık ölçeğinde yürürlükte olan, tarihin en eski ve en yaygın değer yargısı ve davranışıdır ayrımcılık. Çeşitli türleriyle ve boyutlarıyla binlerce yıldan beri süregelmektedir. Coğrafi ayrımcılık, cins ayrımcılığı, sınıfsal ayrımcılık, ırk ayrımcılığı, azınlıkta olan toplumsal kümelere ve kategorilere karşı yöneltilen ayrımcılık türleri... bu zincir böylece uzayıp gider. Peki nedir tarihsel ve toplumsal nedenleri ayrımcılığın? Öyle sanıyorum ki, başlangıçta, beslenme kaynaklarının sınırlılığı yol açmıştır ayrımcı uygulamalara ve değer yargılarına. İlkel atalarımız, klan adını verdiğimiz küçük kandaş topluluklar halinde yaşmaktaydılar. Bilgi ve teknik bakımından o günkü gelişmişlik düzeyinde, klan üyelerinin karnını doyurmak ve klanı ayakta tutmak için olağan-üstü bir çaba harcanması gerekmekteydi. Bu yüzden her klan, sahip olduğu yaşam alanını korumak ve genişletmek uğruna, diğer klanlarla savaşmak ya da her an savaşa hazır olmak zorundaydı. Aksi halde yok olup giderdi. Çünkü etrafı, kendisini bir gece baskınıyla yaşamdan silecek düşman klanlarla çevriliydi. Her klan, zorunlu olarak diğerinin düşmanıydı. Klan, bir bütün olarak aynı toteme tapınan üyeleriyle birlikte “biz”i, diğer klanlar ise, “ötekiler”i“ temsil etmekteydi. Biz” korunmak, “ötekiler” ise yok edilmek ya da etkisiz kılınmak durumundaydı. Savaşın yıkıcılığı ve insan soyunun devamını tehlikeye sokması karşısında zamanla klanlar birleşerek kabile, kabileler federasyon ya da konfederasyon oldular. Fakat sorunun özü değişmedi. Yaşam alanını genişletmek için savaşlar, daha büyük boyutlar kazanarak devam etti. Çünkü savaş, ilkel topluluk için zorunlu bir yaşam biçimi ve bir üretici güç niteliğindeydi. Onun “ötekiler”i kendisinden ayırmak ve ona göre davranmaktan başka bir seçeneği yoktu. İnanışlar, gelenekler, görenekler, değer yargıları.. her şey, ona göre biçimlenmişti. 19. yüzyılda yaşamış olan Amerikalı antropolog Morgan, Ancient Society (Eski Toplum) adlı yapıtında uygarlık ya da tarih öncesi toplulukları, Vahşet ve Barbarlık olmak üzere iki ana döneme ayırmaktadır. Barbarlık Dönemini ise, üç evreye ayırarak incelemektedir. Bunlar, Aşağı Barbarlık, Orta Barbarlık ve Yukarı Barbarlık evreleridir. 72 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Aşağı Barbarlık evresinde yaşayan topluluklar, avcılık ve toplayıcılık ile geçinmekte; sopa, ok, yay ve mızrak gibi ilkel araçlar kullanmaktadırlar. Aynı toteme tapınan topluluk, ortaklaşa elde ettiği ürünleri, yine ortaklaşa olarak tüketmektedir. Bu düzeyde ne kadınerkek arasında ne de topluluğun diğer üyeleri arasında henüz toplumsal bir farklılaşma söz konusudur. Çünkü topluluğun ekonomik düzeyi, bir artık ürün elde etmeye ve dolayısıyla biriktirmeye olanak vermemektedir. Bu toplulukta, iş bölümü de gelişmemiştir. Sadece kadın ve erkek cinsi arasında, zorunluluktan kaynaklanan basit bir iş bölümü vardır. Erkek, ağırlıkla avcılık ve toplayıcılık işlerinde, kadın ise, doğurganlık özelliği nedeniyle ağırlıkla çocuk bakımı ve ev işlerinde yoğunlaşmıştır. Bu aşamada, doğurganlık özelliği kadına, toplumsal bir prestij sağlamaktadır. Çünkü bu özelliği sayesinde kadın, soyun devamlılığını güvence altına almakta; uzun sürelerle evde kaldığı için aynı zamanda, topluluk üyelerini soğuktan, karanlıktan ve yırtıcı hayvanların saldırılarından koruyan, yiyeceklerini çeşitlendirme ve lezzetlendirme olanağı veren ateşi sürdürmekte yani ocağı tüttürmektedir. Bütün bu nedenlerle topluluğun soy ağacı, kadına göre hesaplanmaktadır. Kadına özel bir konum ve güç kazandırdığı için bu toplumlara ana-erkil toplumlar da denilmektedir. Yukarıda, Aşağı Barbarlık aşamasındaki topluluğun gelişmişlik düzeyinin, günlük geçim kaynaklarını üretmenin dışında bir artı ürün yaratılmasına ve biriktirilmesine olanak vermediğinden söz etmiştik. Bu koşullar altında toplumun, üretmeyen veya savaşmayan, özetle işe yaramayan bireylere tahammül edemeyeceği, son derece anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü bu bireyler, toplumun varlığını tehdit etmekteydiler. Kimlerdi bunlar? Kuşku yok ki, en başta sakatlar ve yaşlılardı. Sakatlar ve yaşlılar, bir işe yaramadıkları gibi, toplumun bin bir güçlükle elde ettiği besin maddelerine ortak olmakta; toplumun sırtında bir yük oluşturmaktaydılar. Toplum bu yükten kurtulması zorunluydu. Böylece, sakatların ve yaşlıların toplum dışına itilmeleri veya yok edilmeleri uygulaması ve geleneğiyle yüz yüze gelmekteyiz. Gerçekten de toplum tarihinde, sakatların ve yaşlıların ıssız dağ başlarında ölüme terk edildikleri veya bir biçimde öldürüldükleri bir dönem yaşanmıştır. Üstelik toplumsal vicdanla bağdaşmadığı için dinsel ya da geleneksel törenlere dönüştürülerek gerçekleştirilmiştir. Bütün inanışlar, gelenekler, görenekler, değer yargıları, bu acımasız gerçeğe göre şekillenmiştir. Bir çocuğun sakat doğması, toplum için bir felakettir. Gazaba gelen tanrıların verdiği bir cezadır. Geleceğe yönelik bir uğursuzluk işaretidir. Üretim sürecinden kopacak denli yaşlanmış birinin, daha ömrü olsa bile, toplum için vadesi dolmuştur. 73 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Ölüm ardık, en güzel ve en kutsal bir görevdir. Sakat doğan, sakatlanan veya yaşlanan birey, “biz”e dahil iken, birden bire nitelik değiştirerek “öteki’ konumuna itilmiştir. O halde onun “katli vaciptir.” Morgan sınıflamasına göre Yukarı Barbarlık evresinde yaşayan atalarımız, hayvanların ehlileştirilmesini öğrenmişler, sürü ekonomisi sayesinde toplumsal refah düzeyi bir hayli yükselmiştir. Sürü, toplumun belli başlı ve güvenceli bir ekonomik gücü haline gelmiştir. Ne ki, durumu gereği, bundan asıl yararlı çıkan erkektir. Çünkü sürüleri uzak otlaklara götüren, aylarca başında kalabilen odur. Düşman kabilelerin saldırılarına karşı otlakları, sürüyü ve kabileyi koruyan yine odur. Bu sayede erkek, zamanla kadına göre bir ekonomik ve toplumsal üstünlük elde etmiş, sürülerin mülkiyetine ve kabilenin yönetimine sahip çıkmıştır. Artık soy, erkeğe göre hesap edilmektedir. Kadın, dört duvar arasına hapsedilmiş, erkeğine çocuk doğuran, onun her türlü ihtiyacını karşılayan bir dişi köledir artık. “Aklı kısa”dır; “eksik etek”tir; “biz”i temsil eden erkek cinsi karşısında “öteki”dir. Çok geçmeden inançlar, töreler, toplumsal değer yargıları imdada yetişecek ve bu durumu meşrulaştırıp pekiştirecektir. Bu toplum antropolojide, “ataerkil toplum” olarak anılmaktadır. Kuşku yok ki, kadın cinsi, bu yeni duruma, uslu uslu boyun eğmiş değildir. Anaerkil topluluklar, uzun yıllar boyunca bu yeni ataerkil düzene karşı direnmiş; sürdürülen savaşlarda kadınlar, büyük kahramanlıklar göstermişler, ancak sonunda, yeni üretici güçleri temsil eden erkek egemen düzene yenik düşmüşlerdir. Karadeniz kıyılarımızda yaşadıkları bilinen Amazonlar, işte bu erkek egemen düzene karşı savaşım veren anaerkil toplum üyesidirler. Amazon, Latince memesiz anlamına gelmektedir. Anaerkil toplum kadınları, iyi yay çekebilmek için sağ göğüslerini keserek savaştıklarından dolayı bu adı almışlardır. Üretim araçlarının gelişmesi, artık tek bir bireyin kendi karnını doyurmanın ötesinde fazla bir üretim yapma olanağını verdiğinden, Yukarı Barbarlık aşamasında savaş tutsakları öldürülmemekte, köle olarak kullanılmaktadırlar. Böylece toplum efendiler ve köleler biçiminde iki temel sınıfa bölünmeye başlamış; başlangıçta belirli bir süreyle köle olanlar, giderek ömür boyu, daha sonraları da soydan soya geçmek üzere kuşaklar boyu köle olmuşlardır. Kölenin hiçbir hakkı hukuku yoktur. O bir “konuşan alet”tir. Efendinin gönlüne göre her işte kullanılabildikleri gibi, öldürülebilirler ve bu yüzden düzen, efendiden asla hesap soramaz. Dinsel inanışlar, değer sistemleri, gelenekler, görenekler... herşey bu yeni sınıfsal bölünmeye göre şekillenmeye başlamış; bu durum devlet adı verilen siyasal kurumun tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte, daha 74 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu sistemli ve güvenceli bir hale dönüşmüştür. Artık sınıfsal bir ayrımcılıktan söz edebilmenin toplumsal ve tarihsel koşulları oluşmuştur. Köleler, plebler, serfler, köylüler, ameleler... tarih boyunca sırasıyla sınıfsal ayrımcılığa tabi tutulan, aşağılayıcı ve dışlayıcı pek çok olumsuz değer yargılarına ve uygulamalara muhatap olan toplum kesimleri arasında yer almışlardır. 19. yüzyıl boyunca en vahşi ve iğrenç biçimleriyle uygulanan sömürgecilik çerçevesinde Kuzey Amerika’daki büyük latifundialarda karın tokluğuna çalıştırılmak üzere insan avcıları tarafından Kara Afrika’nın geniş toprakları üzerindeki yurtlarından hayvanlar gibi avlanıp koparılarak, insanlık-dışı koşullarda gemilerle yeni kıtaya taşınan kara derililer, gerek bu kıtada, gerekse beyazların azınlıkta olduğu Güney Afrika’da, tarihin tanıdığı en utanç verici ayrımcılığı olan ırk ayrımcılığına tabi tutulmuşlardır. Irk ayrımcılığı uygulamaları, sözüm ona “insan hakları çağı” olarak da anılan 20. yüzyıl boyunca da sürmüştür. Tarihin en eski çağlarından beri ayrımcılığa tabi tutulan toplumsal kesimlerden biri de sakatlardır. Yazımızın başlangıcında da belirttiğimiz gibi, sakatlara karşı toplumun olumsuz değer yargıları, taa ilkel topluluklarda ortaya çıkmaya başlamış; toplum sakatı hep kendi günahının bir kefareti veya gazaba gelen tanrıların bir cezası, kendi yarattığı maddi değerleri, hiçbir katkı sunmaksızın sömürüp tüketen, bu yüzden kendisini daha da yoksullaştıran asalak olarak görmüştür. Ondan kurtulmak istemiş, o günkü kurtuluşun tek yolu onu dışlamak veya yok etmek olduğundan vicdanı kanayarak da olsa, onu bir biçimde öldürmüştür. Bu çelişik duygular, uzun bir tarih süreci boyunca toplumun bilinç-altına yerleşmiş ve kökleşmiştir. Adeta toplum, sakatların aynasında kendi encamını ve geleceğini seyretmekte, bu görüntülerden ürkmekte; bu aynada, kendi ihmalinin ve hatalarının yansımasını da görmekte; bu hatalarıyla bir türlü yüzleşememektedir. Özetle toplum, kendi kendisinden uzaklaşmak istemekte veya günahlarının kefaretini bir nebze de olsa ödeyerek vicdanını susturmaya çalışmaktadır. Böylece, sakatları görmezden gelmekte ya da sadaka veya himaye yoluyla görevini yaptığını var saymaktadır. Bu iki tutumun özü de gelip, en acımasız ve ikiyüzlü bir ayrımcılığa dayanmaktadır. Öyle ki, ayrımcı değer yargıları ve uygulamalar, hiç beklenmedik bir zamanda ve hiç beklenmeyen kişilerden, onların tarihin taa derinliklerinden sürüp getirdikleri karanlık alt bilinçlerinden fırlayıp çıkmaktadır. O nedenle, Danıştay’daki öğretmenlik duruşmasında Milli Eğitim Bakanlığı baş hukuk müşavirinin yargıçların vicdanına seslenerek, “Siz olsanız çocuklarınızı kör bir öğretmene teslim eder misiniz?” sorusunda, Senir Lisesi’ne felsefe öğretmeni olarak atanan görme engelli İbrahim 75 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Er aleyhinde bazı velilerin kampanya açmalarında, aydın bir sanatçı olarak tanıdığımız sn. Prof. Dr. Can Etili’nin Ceyda’yı konservatuara kayıt yapmayışında, Türk Hava Yolları uçaklarında seyahat etmek isteyen Elif Tomar’a kazaya yada olumsuzluk meydana gelmesi halinde Türk Hava Yolları’nın hiçbir suretle sorumluluk ve risk üstlenmeyeceğine ilişkin feragat ve ibraname imzalatılmasında şaşılacak fazla bir şey yoktur. Bu yüzden, sakatlara karşı ayrımcılığın, basit önlemlerle, yasal düzenlemelerle, kısa bir sürede ortadan kaldırılabileceğini sanmak, büyük bir yanılgıdır. Sorunun temelli çözümü, önce ayrımcılığın toplum içindeki ekonomik temellerinin ortadan kaldırılmasıyla, yani sakatların, toplumsal yaşamın ve üretim sürecinin etkin bir parçası haline getirilmeleriyle, sonra da, toplumun tüm gözeneklerine dek işleyecek bir eğitim ve aydınlanma süreciyle, toplumsal köklü bir devrimci dönüşümle olanaklıdır. Elbette sorunun nihai ve köklü çözümü, bir takım yasal düzenlemelerin ve uygulamaların hiçbir işe yaramayacağı anlamına gelemez. Nitekim gerek uluslar arası planda gerek ulusal planda yapılan ayrımcılığa karşı düzenlemeler, en azından bir kamuoyu duyarlılığı ve bilinçlenme yaratmış; engellilere karşı bazı ayrımcı uygulamaların yumuşamasına yol açmıştır. Engelliliğe dayalı ayrımcılığa karşı yapılan en önemli uluslar arası düzenleme, hiç kuşku yok ki, 28 Ekim 2009 tarihinden itibaren ülkemizde de yürürlük kazanan Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesidir. Bu sözleşmenin özünü eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı oluşturmaktadır. Sözleşmenin 50 maddesinin tamamı eşitlik ilkesinin yaşama geçirilmesi için gerekli önlemleri ve ayrımcılığın çeşitli türlerinin ortadan kaldırılması için gereken mekanizmaları içermektedir. Bilindiği gibi ayrımcılığın doğrudan ve dolaylı biçimleri yasaklandığı gibi daha örtük ve ince biçimi olan tacize de bir ayrımcılık biçimi olarak dikkat çekilmektedir. Makul düzenleme olarak tanımlanan ayrımcılığın önlenmesi için başvurulan önlem, yaygın olarak kabul edilebilir, uygulanabilir ve sürdürülebilir bir yöntem olarak sözleşmedeki yerini almıştır. Dikkat edilirse sözleşme, “pozitif ayrımcılık” kavramına yer vermemektedir. Çünkü bu kavram “pozitif” de olsa bir ayrımcılık ya da kayırmacılık olarak algılanmakta; toplumun belirli kesimlerince kötüye kullanma riski taşımaktadır. Bu nedenle sözleşme yaşamın çeşitli alanlarında eşitliği sağlamak için “makul düzenleme” kavramına vurgu yapmaktadır. 76 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Ulusal düzlemde ayrımcılığa karşı en önemli düzenlemeler 2 Temmuz 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5378 sayılı yasa ile getirilmiştir. Bu yasada eğitimde, istihdamda ve diğer alanlarda ayrımcılık açıkça yasaklandığı gibi Türk Ceza Kanunun ayrımcılık yasağı başlıklı 122. maddesine “özürlülük” ibaresi de eklenerek engelliliğe dayalı ayrımcı düzenleme, uygulama, tutum ve davranışlar cezayı yaptırıma bağlanmıştır. Ne ki, ayrımcılık türleri yasalarımızda tanımlanmadığı ve hukukumuzda yerleşmiş olmadığı için ayrımcı düzenleme, uygulama tutum ve davranışlara karşı şikâyetler, soruşturmaya yer olmadığı kararıyla sonuçlanmaktadır. Ayrıca ayrımcılığın kanıtlanması da bir başka sorun oluşturmaktadır. Bu tespitlerin ışığında engellilere yönelik önümüzdeki yasalaştırma sürecinde aşağıda sunduğumuz önerilerin dikkate alınmasını istiyoruz. 1- Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesinde yer alan “makul düzenleme” yapılmaması, bir ayrımcılık türü olarak tanımlanmaktadır. Yani yaşamın çeşitli alanlarında makul düzenleme yapmak ayrımcılığa karşı önlemlerin en etkilisi, uygulanabilir ve sürdürülebilir olanıdır. Oysa bizim hukukumuzda ayrımcılık yasağı yer almış olmakla birlikte ayrımcılığın ne doğrudan ne de dolaylı biçimleri ne de makul düzenleme kavramı tanımlanmıştır. Bu nedenle yeni yasalaştırma çalışmalarında ayrımcılık türleri tek tek tanımlanmalı, makul düzenlemenin ölçütleri belirlenmeli bir düzenlemenin makul düzenleme olup olmadığının hangi kurullar tarafından karara bağlanacağı belirtilmelidir. 2- Ayrımcı düzenleme ve uygulamalarda şikâyet yoluna gidilmesi halinde yukarda da belirttiğimiz gibi sonuç alınamamaktadır. Bunun en önemli nedenlerinden biri de hukukumuzda yerleşik olan “iddia eden iddiasını kanıtlamak zorundadır” anlayışıdır. Bu, ayrımcılığa karşı şikâyette bulunanların ayrımcı uygulamanın varlığını ispat etmeleri gerektiği anlamına gelmektedir. Oysa ayrımcı uygulamalar çoğu zaman belgeye dayanmamakta; örtük ve ince biçimler altında sürdürülmektedir. Toplumun uzun yıllardan beri ayrımcı değer yargılarını içselleştirmiş olması ve kanıksaması, ispat yükünün şikâyet edende ya da davacıda bulunmasının sonuç vermemesine yol açmaktadır. Oysa Avrupa Birliği ülkelerinin çoğunda ispat yükü tersine çevrilmiş veya taraflar arasında paylaşılmıştır. Ülkemizde de bu doğrultuda düzenlemelere gereksinim bulunmaktadır. Engelliliğe dayalı ayrımcılıkta şikâyet eden veya dava açan değil, şikâyet edilen veya davalı ispat yüküyle sorumlu bulunmalı ya da en azından ispat yükü her iki taraf arasında paylaşılmalıdır. 77 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı 3- Ülkemizde engelliliğe dayalı ayrımcı düzenleme, uygulama, tutum ve davranışları izleyen, raporlayan ve yetkili mercilere ileten bir kurum ya da kurul bulunmamaktadır. Bu durum açık veya örtük biçimleriyle ayrımcılığın sürgit devamına yol açmaktadır. Bu nedenle uzman kişilerden ve alanda faaliyet gösteren konfederasyon temsilcilerinden oluşacak, engelliliğe dayalı ayrımcılığı izleyen bir kurulun ivedilikle oluşturulması, yetkilendirilmesi ve mevzuatta yerini alması zorunludur. 78 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Yusuf ÇELEBİ Türkiye Sakatlar Konfederasyonu Başkanı Özürlüler ve Ayrımcılık Türk Dil Kurumu’nun 1983 yılında yayınladığı Türkçe Sözlük ayrım yapmayı “eşit davranışta bulunmamak, fark gözetmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Aynı sözlükte ‘dışlamak’ sözcüğü “bir kimse ya da bir toplumun, bir kimseyi, bir durumu, bir düşünce vb.yi yok sayması, ilgilenmemesi” olarak tanımlanmıştır. Ayrıca, ayrımcılık hakkında “ırkı, dini, bir siyasi inancı, cinsiyeti, sosyal konumu ve benzeri etkenlerden dolayı sosyal bir grubu, öteki topluluklardan ayırarak onu aşağılama, ona düşmanca davranma tutumu, eğilimi” ya da “bir toplulukta ırkı, cinsiyeti, toplumsal konumu ya da dini nedeniyle ötekilerden ayrılan bir gruba ayrımlı (çoğunlukla kötü) davranma olgusu” gibi tanımlar vardır. Ötekini Ötelemek Ayrımcılık toplumsal yaşamın bütün alanlarında rastlanan bir olgudur. Çok farklı nedenlere bağlı olarak ve farklı görünümler içerisinde yaşanan ayrımcılığın temelinde “ben (biz) ve öteki (ötekiler)” ayrımı yatmaktadır. Egemen toplumsal anlayışa göre, benden / bizden farklı olan, yani bize benzemeyen ötekidir. Ötekileri tanımlarken çok farklı nitelikler, cinsiyet, etnik köken, inanç, fiziksel özellikler, yerleşim birimi vb. farklılıklar kullanılabilmektedir. Hangi niteliğe yöneldiğinize bağlı olarak gelişen ayrımcılık değişik tehlikeler yaratmaktadır. Özürlülere yönelik ayrımcı uygulamaların dünü oldukça eskilere dayanmaktadır. Zaman içerisinde ötekileşen ayrımcı tutum ve davranışlar, toplumun tüm hücrelerine sinmiş ve yaşamın neredeyse ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. İnsanlığın gelişimine paralel olarak toplumsal ve bireysel haklar ve özgürlükler de gelişim göstermiş, böylece Anayasalar, yasalar, yönetmelikler gibi toplumsal mutabakat metinleri oluşturulmuştur. Bütün gelişmelere rağmen insanlar bütün bir toplumu kucaklayan, ayrımcılığı önleyen, yok eden özürsüz bir toplumsal modeli hala gerçekleştirememişlerdir. Eşitliğin hak olmaktan çıktığı, uygulanabilir olmaktan uzaklaştığı noktada bireyler ve toplumlar arası ayrımcılık başlar. Engelliler toplumsal yaşam içerisinde açık ya da örtülü bir 79 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı biçimde ayrımcılığı en yoğun yaşayan kesimi oluşturmaktadır. Çoğunluğun alışageldiği davranış kalıplarına göre tasarlanan bir yaşam biçimi özürlü için engellerle dolu aşılması zor bir yaşam biçimidir. Anayasa ve Yasalarda Özürlülere Bakış Anayasamızın pek çok maddesinde bireyler arası eşitliği sağlamayı öngören cümleler yer almaktadır. Anayasa ve yasalarda “sosyal devlet” kavramı çerçevesinde yer alan eşitlikçi, ayrımcılık karşıtı bütün maddelerin uygulamadaki karşılığı tek bir madde ile ötelenebilmekte, yok sayılmaktadır. Madde 65.– Devlet, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir. Madde şunu vaaz etmektedir: buraya kadar pek çok hak ve hukuk vaadinde bulundum, ama ancak param olursa bir şeyler yaparım! Dolayısıyla bu madde diğer bütün ilgili yasaları geçersiz kılabilmektedir. Bu madde var olduğu sürece ayrımcılık, eşitsizlik gibi toplumsal sorunların çözümü de keyfiyete terk edilmiş olmaktadır. Anayasa’da engellileri direk ilgilendiren 61.madde de özürlüler açısından eşitlik ilkesine aykırı ve ayrımcılığa zemin hazırlayan bir yapıdadır. 61.maddede: Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malûl ve gazileri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar. Devlet sakatların korunmalarını ve toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirleri alır. Yaşlılar, devletçe korunur. Yaşlılara devlet yardımı ve sağlanacak diğer haklar ve kolaylıklar kanunla düzenlenir. Devlet korunmaya muhtaç çocukların, topluma kazandırılması için her türlü tedbiri alır. Bu amaçla gerekli teşkilat ve tesisleri kurar veya kurdurur diye yazmaktadır. Bu madde, özürlüleri korunmaya muhtaç olarak gören sakat bir bakış açısını yansıtması açısından önemlidir. Hâlbuki özürlüler başta devlet olmak üzere hiçbir kurumdan veya kişiden korunma değil, eşitlik çerçevesinde ulaşım, erişim, eğitim, sağlık, istihdam olanağı yaratılmasını, ortak yaşam alanlarındaki engellerin kaldırılmasını istemektedirler. Aynı sakatlık, Anayasa’nın 67. maddesindeki “seçme ve seçilme hakkında” da geçerlidir. Madde’ye göre özürlü bireylerin demokratik haklarını özgürce kullanmaları önündeki ulaşım ve erişim engeli Yüksek Seçim Kurulu’nun keyfiyetine bırakılmıştır. 80 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Özürlülerin seçimlerde özgür iradeleri ile oy kullanmaları önündeki engellerin kaldırılması konusundaki talepleri YSK’nın olumsuz yorum ve bakış açısına takılmakta ve çözüm engellenmektedir. İnsan Hak ve Özgürlükleri Temelinde Özürlü Ayrımcılığı Demokratik bir toplumun işleyişinde insan hak ve özgürlükleri, uluslararası sözleşmelerle, anayasalarla ve yasalarla güvence altına alınmıştır. Eşitlik evrensel nitelikteki hak ve özgürlüklerin ilk sıralarında yer alan bir hak olarak kabul edilmektedir. İnsanların doğuştan sahip olduğu bir hak olan eşitlik hakkı, tüm hak ve özgürlüklerden eşit olarak yararlanma hakkı, günlük yaşam içinde genellikle anlamını yitirmektedir. İnsan hak ve özgürlükleri uğruna verilen mücadele içinde “ayrımcılık” ise hukuki bir kavram olarak henüz tam anlamıyla açıklığa kavuşmuş bir kavram olarak görülmemektedir. Ayrımcılık konusu genel olarak ırk, milliyet ya da cinsiyet üzerine odaklanan bir kavram olarak ele alınmaktadır. Hâlbuki özürlüler, toplum içindeki yaşamları bakımından gizli ya da açık biçimde engellerle çevrelenmiş ve ayrımcılığı en fazla yaşayan kesimdir. Çoğunluğun alışageldiği davranış kalıpları, yani egemen ideoloji içinde ayrımcılık yapıldığı genellikle toplumun genelinin farkında olmadığı bir sorundur. Farkındalık sorunu temel olarak eğitim ile aşılması gereken bir sorundur. Ülkemizin de altına imza koyarak taraf olduğu uluslararası sözleşmeler bulunmaktadır: Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler Engellilerin İnsan Hakları Sözleşmesi. Ancak, ülkemizin imza attığı uluslararası sözleşmelerde, örneğin “Avrupa Sosyal Şartı’nın 15. maddesi” ülkemiz tarafından dışlanarak onaylanmıştır. Şartın 15. maddesi, özürlülerin eğitimi için önlemler alınması ile işe yerleştirilmelerinde uzmanlaşmış iş bulma hizmetleri sağlanması, korumalı işyerlerinin uygulanması ve işyerlerinin özürlüleri çalıştırmaya teşvik edecek önlemler alınmasına yöneliktir. Dolayısıyla bu önlemlerin alınması zorunluluğu reddedilmiştir. Hukuk metinlerinde hakların ve özgürlüklerin yazılması tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Bu tür maddelerin varlıkları önemli olmakla birlikte, hukuksal açıdan ifade edilenin uygulanabilir olması ve uygulanması halinde bir değeri ve anlamı vardır. 81 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Herkesin yaşama, eğitim, sağlık, adil yargılama gibi temel haklardan yararlanma hakları vardır. Eğer kâğıt üstündeki bu hakları kullanamıyor, bunlara erişemiyorsanız, hak gereğince uygulanmıyorsa hakkın varlığı da bir anlam ifade etmez. Engelliler için bir hakkın varlığı ona erişmekle, o hakkı kullanabilmesi için gerekli koşulların varlığıyla ölçülmektedir. Son yıllarda engelliler, uluslararası gelişmelerin de etkisiyle hukuksal düzenlemelerde gündeme alınmaya başlanmıştır. 2005 yılında çıkarılan 5378 sayılı Yasa’dan sonra ayrımcılığa karşı mücadelenin temel bir politika olacağı belirtilse de, var olan statükonun değişmediği ve yaşanır farklı bir uygulamanın olmadığı görülmektedir. Örneğin ilgili hükümlere rağmen fiziki olarak kentleşmenin her alanında engelliler açık bir biçimde engelli konumundadırlar. Yapılar, yollar, ulaşım sistemleri bir bütün olarak engellilerin hemen bütün haklarını kullanmalarının önüne set çekmekte, engellemektedirler. Özürlü bireyler evlerinden çıkamamakta, çıksalar bile yollarda ilerleyememekte, başta kamu binaları olmak üzere binaların çoğuna girememekte, ulaşım, erişim engellerine takılıp kalmaktadırlar. Ama asıl temel sorun ise engellilerin farkında olmayan, fark ettiği noktada dışlayan toplumdaki ön yargılardır. Özürlü insanlar, sıradan bir insan için rahatsızlık verici bir durum olarak görülmektedir. Eğitimsiz, bilinç düzeyi gelişmemiş toplumlarda ön yargılar, gelenekselleşmiş hurafeler insanların bilinçaltına yerleşmiştir. Örneğin, yerleşik hurafelere göre engelli bir çocuk, büyük bir günahın cezasıdır. Böyle bir çocuğa sahip olan aileler de, çevresinin de etkisiyle, engelli çocuklarını ömür boyu hapse mahkûm etmektedir. Okullarda da çocuklarının sınıfında engelli istemeyen ailelere çok rastlanılmaktadır. Çalışma yaşamı, ayrımcılığın iyice belirginleştiği bir alandır. Birçok işletme yasalardaki kota zorunluluğuna rağmen engellileri işe almamakta bunun yerine ceza ödeme yolunu seçmektedir. Alanlar ise işyerlerinde özürlülerin dolaşmasını istemedikleri için özürlüleri bankamatik çalışanları haline getirmişlerdir. Devlet de engelliler arasında da ayrımcılık yapmaktadır. Örneğin bir kişinin engelli sayılabilmesi için en az yüzde 40 oranında iş göremezlik raporu alması gerekmektedir. Yüzde 5–39 arasında kalan kesim ise engeli yüzünden yaşama istediği gibi katılamayan, okuyamayan, çalışamayan insanlar haline gelmekte ve hiçbir haktan yararlanamamaktadır. 82 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Özürlüler herkes gibi, başka hiç bir sebeple değil salt insan oldukları için onurlu bir yaşamı hak etmektedirler. Bunun için toplumsal yaşama tam katılımın önündeki her türlü engel kaldırılmalı ve eşitlik ilkesi gereğince engelliler yaşamın tüm alanlarında desteklenmelidir. Oysa engelliler genelde görmezden gelinen, acınan, evde, sokakta, işyerinde, vb. koruma altında bulundurulması gereken kişiler olarak algılanmaktadırlar. Engellilere yaklaşımda dinselgeleneksel kökenli ‘vicdani yaklaşım’ bireysel, korumacı ve bastırıcı bir tutumdur. Bu yaklaşıma göre iyi bir toplumda, iyi bir insan ‘muhtaç’ kişileri de düşünür. Böyle yapıldığında engelliler için toplumsal görev yerine getirilmiş olmaktadır. Çağdaş yaklaşım ise insanların bu türden duygu ve düşüncelerini reddetmez; ancak insanların sorunları ve gereksinimleri karşısında sorumluluğu ağırlıklı olarak kamuya (sosyal devlete) yükler. Bu sorumluluk ise tek tek bireylerin, grupların, toplulukların farklı nedenlerden kaynaklı ve tümüyle kendi inisiyatifleri içerisinde gerçekleşen ‘iyilik yapma’ dürtülerine bırakılamaz. Bunlar bir hak olarak tanımlanarak toplumsal mutabakat metni olan yasa ve yönetmeliklerde yerlerini alırlar. Yasa ve yönetmeliklerin uygulanmasında ve gereğinin yapılamasında ise muhatap bulunmalıdır. Bu muhatap sosyal hukuk devletinin kendisidir. Özürlülük ve engellilik sorunu bütün bir toplumun sorunu ve sorumluluğudur. Dolayısıyla devletin özürlünün önündeki başta ayrımcılık olmak üzere bütün engellerin kaldırılmasında, yaptığı ve yapacağı çalışmalarda başta sivil toplum kuruluşları olmak üzere bütün bir toplumun destekleyici ve denetleyici taraf olması gerekmektedir. Bu noktada medyaya da büyük görev ve sorumluluk düşmektedir. Toplumun bilinçlendirilmesinde, bilgilendirilmesinde ve yönlendirmesinde medya araçlarının gücü bilinmektedir. Basınımız sorunun kökten ve kalıcı çözümüne çağdaş ve bilimsel normlarda, insan hak ve özgürlüklerinin gelişimine katkıda bulunmak adına yapıcı yayın politikaları izlemelidir. Özürlülük, engellilik, hak ve özgürlükler temelinde eşitlik, farkındalık gibi kavramların toplum bilincimize yapıcı yönde yerleştirilmesi, yalnızca özürlüler için değil, aynı zamanda bütün bir toplum adına atılacak doğru bir adımdır ve doğru bir başlangıç olacaktır. İnsanı önceleyen “önce insan” diyen bakış açısı bütün toplumsal sorunların çözümünün başlangıç noktasıdır. 83 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Feray SALMAN İnsan Hakları Ortak Platformu İnsan Hakları ve Engellilik İnsan Hakları Ortak Platformu beş yıl önce insan hakları örgütlerinin oluşturduğu bir ağ olarak kurulmuştur. Esasında bir dayanışma ve paylaşım ağıdır. Ortak mücadele ve sorun alanlarında örgütlerin tek tek yapamadıklarını birlikte yapabilme ortamı sunmaktadır. İnsan Hakları Hareketi dediğimiz zaman, sadece adında insan hakları ifadesi geçen örgütlerden bahsetmiyoruz, insan haklarına, evrensel ilkelerine ki eşitlik, ayrımcı olmama ilkelerine sahip olan ve insan haklarının her alanda gelişmesine, ilerlemesine ve insan hakları ihlallerinin ortadan kaldırılmasına katkıda bulunan, bir başka ifade ile insan hakları mücadelesi veren, herkesi kapsar. Esasında kamu idaresinde insan hakları mücadelesi verenleri de kapsar. Ayrıca, kamu idaresi ve üçüncü şahıslar nedeniyle oluşan insan hakları ihlalleri ile mücadele eden sivilleri de içerir. Dolayısıyla, engellilerin hak ve özgürlük mücadelesini yürüten herkes kendini bu mücadelenin içinde kendini görebilir. İnsan hakları hareketi bu kadar geniş kapsamlıdır. Ülkemizde ayrımcılık esasında çok derin bir konudur. Doğumumuzdan itibaren bu kavram ile çeşitli vesileler ile karşı karşıya geliyoruz. Bazen kız ve erkek çocuğu arasında. Daha çocukken aldığımız hizmetten ve evin içinde başlamaktadır. Ev derken sadece aileden bahsedilemez. Ev yaşamını yönlendiren başka bir mekanizma bulunmaktadır, eğitim mekanizması. Milli Eğitim Bakanlığı ancak yakın zamanda eğitim müfredatı içerisindeki kitaplardan ayrımcılık ifade eden söylemleri ayıklamaya başladı ama süreç henüz tamamlanmamıştır. İnsan hakları belirli bir zamanda tamamlanıp yerine getirilmez, dinamik bir süreçtir. Bu dinamikliğe uygun davranışların geliştirilmesi gerekir. Modernleşmenin ve yaşamın karmaşıklaşmasının getirdiği pek çok şeye karşı uygun davranışların geliştirilmesi gerekir. Engellilik kelimesine itiraz etmek istiyorum. Nedenine gelince, biz sanki özürlü dememek için engelli diyoruz. Engelli kavramı eğer bir ayrımcı veya dışlama pratiğinin ürünü olarak özürlü yerine kullanılıyorsa bunu kullanmaktan da vazgeçilmesi gerekir. Burada önemli olan neyin niyetlendiğidir. Hangi bakış açısıyla hitap ettiğiniz, onu özne mi yoksa özne olmayan mı veya “nesne” olarak mı görüyorsunuz. Benim açımdan engellilik, engellenmişlik meselesidir. Dolayısıyla engelli kişi dediğim zaman onun kör, topal veya duymayan olmasına işaret etmiyorum, bu nedenlerden dolayı karşı karşıya kaldığı dışlanmadan bahsediyorum. 84 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Türkiye’de bu kavramlar kolaylıkla literatüre dâhil ediliyor, altı boşaltılarak hayata geçiriliyor. Esasında burada önemli olan adalet ve vicdan meselesidir ki bu kavramlar insan haklarının çok temel prensipleridir. İnsanın insan olma özelliği, onu diğerlerinden ayıran vicdanının olması ve bunun da adaletle pekişmesidir. Eğer adalet ve vicdan duyguları kaybedilirse insanlıktan da bahsetmek mümkün olmayacaktır. Konuşuyor olmak insan olmak anlamına gelmemekte, ancak vicdan ve adalet duygusu insanı insan yapmaktadır. Hepimiz bu nedenlerden ötürü eşitiz. Ne olduğumuzun, fiziksel ve dışsal görüntülerimizin hiçbir önemi bulunmamaktadır. Konuyu insan hakları örgütleri böyle mi değerlendiriyor diye sorulabilir. Onlar da bu toplumun aykırı bir öğesi değiller. Orada yer alan kesimler de aynı eğitim sisteminin içerisinde aynı toplumsal pratiklerde büyüyorlar. Ama insan haklarına ve etik değerlerine saygılı olduğumuz sürece görmediklerimizi görmeye çalıştığımız bir sistematik içerisindeyiz. İnsan Hakları Ortak Platformu olarak çalışmalarımızdan biraz bahsetmek itiyorum. Sivil alandaki engelli haklarıyla ilgili olan ilk çalışmayı İnsan Hakları Derneği başlatmıştı. Biz de bu çalışmaları ilerletmeye çalıştık. Her zaman mağdur olan kişi kendi mağduriyetinin en mağdur durum olduğunu söyler. Ancak, insan hakları kıyaslama kabul etmez. Önemli olan mağduriyeti nasıl hissettiğinizdir. Mağduriyetin ortaya çıkardığı sonuçlarla da ilgilidir. Engelliler açısından bakıldığında belirli egemen grup tarafından birinci halkaya alınmayan: o sağlıklı gibi tanımlamalar kullanılan dışında kalan herkes bir biçimde mağdur durumdadır. İnsan Hakları Ortak Platformu olarak biz şuanda iki engelli platformuyla beraber çalışıyoruz. Birisi Mersin Engelliler Platformu, diğeri ise Diyarbakır Engelliler Platformu. Türkiye’de birkaç tane daha engelli platformu var. Sivil Toplumu Geliştirme Merkezi Otizm Platformu’nun gelişmesine katkıda bulunan bir takım kolaylaştırıcı hizmetler yürüttü. Sonuçta çok başarılı bir Otizm Platformu ortaya çıkmıştır. Kolektif güç, sorunları daha görünür kıldığı için başarıyı getirir. Ayrımcılığın en önemli mücadele biçimlerinden biri öncelikle onu ortaya çıkarmaktır. Engellilik açısından bakıldığında engellilerin kendi içinde de farklı ayrımcılık türleri bulunmaktadır. Çocuk, kadın, kırsal alanda, kentsel alanda yaşayan engelliler var. Farklı nedenlerden ötürü engelliler var: Ailesi sağlık hizmetlerine yeterince erişemediği için engelli olanlar, kara mayınından ötürü engelli olanlar var, yani birçok farklı nedenden dolayı engellilik durumu bulunmaktadır. İşitme, görme, bedensel yetilerini tam olarak kullanamayanlar, zihinsel engelliler gibi farklı özür türleri olanlar var, hatta zihinsel engelliler de kendi içlerinde çeşitlilik göstermektedir. Bu kişilerin her birinin ihtiyaçları da farklılık göstermektedir. 85 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Ayrımcılıkla mücadele edilebilmesi için tüm tarafların birlikteliği ile bu kişilerin faklılığı dikkate alınarak gerekli mekanizmaların oluşturulması gerekmektedir. Ayrımcılığı pekiştiren unsurlardan biri de “dil”dir. Engelliler de dâhil olmak üzere tüm kesimler dil aracılığıyla ayrımcılık uygulamaktadır. Bizler aslında ayrımcılığın mağduru olarak bir başkasını mağdur edebiliyoruz yani ayrımcılık sisteme işlemiş bir davranış biçimi haline gelmiştir. Bu bir suçlama değil farkında olmakla ilgili bir durumdur. Sorumluluk sahiplerinin bu sorumluluklarını tamamıyla yerine getirememe halidir. Özürlülüğe dayalı ayrımcılığın ölçülmesi araştırmasına bakıldığında araştırmaya katılan erkeklerin oranının %83 olduğu ifade edildi, nerede kadınlar? Bu araştırma da gösteriyor ki özürlülerin örgütlenmesi içerisinde kadınların örgütlenmesi çok düşük düzeyde kalmaktadır. Hak temelli yaklaşım dediğimiz şey sadece insan hakları standartlarını hayata geçirmekle sınırlı değildir, tek başına yetmez. Özürlüler kanunu yaparsınız, her şeyi tanımlarsınız ama yeterli değildir. Hak temelli yaklaşımdan bahsedebilmek için katılım ilkesinin ve hesap verilebilirlik ilkesinin hayata geçmesi gerekmektedir. Eğer kamu idaresi hesap verebilirliğini sağlayabilirse ve sadece engelliler değil engelliler içindeki farklı ihtiyaçları olan herkesin yani hak sahiplerinin ihtiyaçlarına yanıt verebilirse, yanıt veremiyor ise bile o yanıtın verilmesini sağlayacak mekanizmalara ulaştırabilecek sistematiği sağlayabilirse hak temelli bir özürlülük veya engellilik anlayışından bahsedebilirsiniz. İhtiyaç sahibi olmak sadaka kültürünün öznesi olmak anlamına gelmez, hak sahibi olmak demektir. Herkesin ihtiyaçları olduğu gibi benim de ihtiyaçlarım var: eğitim alma, sokağa çıkma, eğlenme, kendimi geliştirme, ifade edebilme gibi ihtiyaçlarım var. Hak temelli yaklaşımdan söz edebilmek için politika araçlarının içine ihtiyaç sahiplerinin görüşünün veya kararlara etkin Bu sağlanamaz ise eski paradigma, yani ayrımcılığı yeniden üreten, adaletsizlik duygusunu derinleştiren, insan haklarına olan inancı zedeleyen paradigma sürdürülür. Dolayısıyla bir paradigma değişikliği süreci yaşanmaktadır. Sivil toplum örgütleri de bu paradigma değişikliğine uyum sağlamalıdır ki onlar hak sahipleri ile görev sahipleri arasında en önemli aracılardır. Onlar devletin hak sahiplerine ilişkin yükümlülüklerini sürekli ve sürdürülebilir olarak yerine getirebilmesini sağlayacak kolaylaştırıcılardır ve bu ilişkiyi güçlendirecek aracılardır. 86 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Sivil yaklaşım açısından ayrımcılıkla mücadele kolektif bir çalışmayı, yüzleşmeyi ve eleştirilmeyi kabul etmeyi gerektirir. Türkiye ayrımcılıkla yüzleşmeyi reddeden bir ülkedir. Gerek kamu idaresi tarafından gerekse toplumsal düzeyde ayrımcılığın telaffuz edilmesinden korkulmaktadır. Oysa ayrımcılıkla mücadele edilebilmesi için öncelikle onun kabulü gerekir. İster dikey olarak yani kurumsal olarak isterse yatay olarak yani toplumsal olarak, ilişkilerimizle yüzleşerek ayrımcılığın üstesinden gelebiliriz. Adaletin gerçekleşmesinde tüm kesimlerin payı var. Bu kolektif bir çalışmadır. Konu ile ilgili hem kamu idaresi hem de sivil toplum eleştirileri kabul etmelidir. İnsan Hakları temelinde hak temelli yaklaşım ortak bir sorumluluk alanıdır. Hepimizin alanıdır. Hepimize kolay gelsin. 87 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Hakan Ataman İnsan Hakları Gündemi Derneği Zihinsel Engellilerin İnsan Hakları Bu toplantıda genel olarak engellilere değil, “zihinsel engellilere” değineceğim. Öncelikli olarak zihinsel engellilikle ilgili yatırım yapma konusunda Dünya Sağlık Örgütü’nün şemasını size göstermek istiyorum. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre her şeyden önce bir döngüsel durum söz konusu. Devletlerin ya da hükümetlerin yapacağı her türlü yatırımın amacı ulusal kalkınmaya katkı sağlamaktır. Eğer bu yatırım yapılmaz ve gerekli fonlar ayrılmazsa aslında hem sağlık açısından önemli bir eksik olur, halkın sağlık hakkı ihlal edilmiş olur, hem de ulusal kalkınmaya bir darbe vurulmuş olur. Dünya Sağlık Örgütü’nün genel yaklaşımı bu. Zihinsel Engellilik konusu farklı ülkelerde tam 7 farklı kavramla ifade ediliyor. Çıkartılan yasalarda bu farklı kavramlara dayandırılmıştır. Dolayısıyla soruna nasıl cevap verildiği önemlidir. Yasa çıkartmak, uluslararası sözleşmelere taraf olmak hiçbir şey ifade etmiyor. Önemli olan sorunlar karşısında olaylara nasıl tepki verildiği ve bu tepkiler karşısında nasıl eyleme geçildiğidir. Zihinsel engellilere yönelik yasaların varlığına baktığımızda, Dünya genelinde ülkelerin %30unda hala bir yasa bulunmamaktadır. Yani yok sayılıyorlar, varlıkları bile görmezden gelinebiliyor. Ülkelerin gelir düzeylerine göre değerlendirildiğinde, gelir düzeyi yüksek ülkelerin zihinsel engellilere yönelik en etkili yasaları yaptıkları ortaya çıkmaktadır. Gelir düzeyleri düştükçe yasa yapma oranları da giderek artan oranda düşüyor. Ben bu meselenin biraz daha sosyal adaletle ilgili olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla siz istediğiniz yasayı ya da sözleşmeyi çıkartabilirsiniz ama adil ve eşitlikçi bir düzen sağlayamadığınız sürece yasaların hiçbir anlamı olmayacaktır. Dolayısıyla insanlar açken, işsizken, evsizken ve yeterli barınma ve sağlık olanaklarından faydalanamıyorken, hukuki anlamda çıkartılmış yasalar kimi zaman çok fazla bir anlam ifade edemeyebiliyor. Arthur Rimbaud “Ben bir başkasıdır, kendini keman olarak duyumsayan odun parçasına yazık” demişti şiirlerinden birisinde. Bu çok enteresan bir sözdür. Daha sonradan birçok filozofun ve sosyal çalışmacının ifade ettiği bir şey söz konusudur. Burada söz konusu olan kişinin ötekiyle özdeşleşebilmesi ve ötekiyle empati kurabilmesi meselesidir. Eğer bu empatiyi biz yakalayamazsak, “başkasının pabucunu ayağımıza takmayı beceremezsek” ya da onun hissettiği şeyleri hissedemezsek bu iş birazcık zor gibi görünüyor. 88 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Çünkü temel problem şudur; insan hakları söz konusu olduğunda ortada bir devlet bir de vatandaş vardır. Mağduriyeti de genellikle devlet yapar. Devlet mağduriyeti yapınca vatandaş da uğramış olduğu mağduriyete karşı eyleme geçer, dava açar, sokakta protesto yapar, basın açıklaması yapar vs. ve bu mağduriyeti bir şekilde çözümlemeye çalışır. Ama ayrımcılık söz konusu olduğunda dikey olan sorun aynı zamanda yatay olarak da bir kesişme gösteriyor. Dolayısıyla ayrımcılık dediğimiz şey sadece devlet tarafından değil devlet dışı aktörler tarafından da gerçekleştiriliyor. Bununla birlikte bu sadece devletin sorumluluğunu da göstermiyor. Biliyorsunuz pek çok davada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye hakkında mahkûmiyet kararını verirken o ihlali gerçekleştiren devlet görevlileri olmadığı halde devletin gereken özeni göstermediği gerekçesiyle Türkiye’yi mahkûm etti. Son olarak “30 Kararı”nı biliyorsunuz, ev işi şiddet nedeniyle öldürülen bir kadının üzerinden giden bir davadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi işkence ve kötü muamele yasağı, yaşam hakkı ve ayrımcılık nedeniyle mahkûm etmiştir. Kadını öldürenin kocası olmasına rağmen Devlet gerekli özeni göstermediği için Türkiye mahkûm edildi. Yine Hırant Dink Davası’nı size hatırlatmak isterim. Burada cinayeti işleyen bir devlet görevlisi değildi. Bununla birlikte yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi devletin gereken özeni göstermemesi gerekçesiyle Türkiye’yi mahkûm etti. Ayrımcılık söz konusu olduğunda da özel anlamda özürlülük söz konusu olduğunda da sorun budur. Muamele her zaman toplum düzeyinde devlet tarafından gerçekleştirilmeyebilir ama devletin gereken özeni göstermesi gerekir. Pratik olarak böyle bir durumdur. Bununla birlikte belli nedenlerden ötürü Türkiye’de ayrımcılık çok ciddi bir şekilde yanlış anlaşılıyor. Bir kere yoğun politik ve duygusal bir anlam yükleniyor. İkincisi bu algılama beraberinde gereken önlemlerin alınması konusunda ciddi bir sorun yaratıyor. Bu yanlış anlaşılmadan dolayı Devlet bu konuda adım atmakta zorlanıyor. Özürlüler İdaresi Başkanlığı’nın konuyla ilgili olarak, “Ayrımcılık” başlığı altında böyle bir çalışma yapması bence çok önemli bir adımdır. Bu adım Devlet’in konuyla ilgili diğer kurumlarına da örnek teşkil etmelidir. Bu sorunun korkulacak bir sorun olmadığına, tam tersine çözüme kavuşturulması gereken bir sorun olduğuna inanılması ve devletin gereken özeni göstermek üzere çaba harcaması önem taşımaktadır. Bu çalışmaların devamlılığını sağlamak da ayrıca önem taşımaktadır. Başta söylediğim meseleye gelelim. “önyargı” konusuna baktığımızda, aslında kalıp yargılarla, damgalamayla birlikte hareket eder ayrımcılık, biri diğerini besler. Biz ayrımcılığa 89 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı karşıyız çünkü temel bir derdimiz var: eşitlik istiyoruz. Bu çok basit bir meseledir. Ayrımcılığa karşı yapılan her türlü mücadelenin temelinde eşitlik arayışı söz konusudur. Ayrımcılıktan habire şikâyet etmek için ayrımcılıkla mücadele etmiyoruz. Ayrımcılığın yerine eşitlik diye temel bir derdimiz olduğu için ve eşitlik gibi bir kavramı yerine getirmek istediğimiz için mücadele ediyoruz. Arkadaşım da tarihten belli örnekler verdi. Turan Bey çok hoş bir şeye değindi. Aslında Turan Bey’in sunmuş olduğu tarihsel perspektif “büyük kapatılma” denilen şeyi ifade etmiştir. Belki toplumlardan topluma farklılık gösterebilir ama özellikle hiçbir toplumda fark olmaksızın modern toplumlarda ya da modernizm kavramıyla birlikte engelliler, özellikle de zihinsel engellileri öncelikli olarak söyleyebilirim, büyük kapatılma dediğimiz kategori içerisine girmiştir ve belli binalara hapsedilmişlerdir. Toplumun onları görmesi istenmemiş ve onlar da izole bir şekilde yaşamak durumunda kalmıştır. Eşitliğin çeşitli tanımları bulunmaktadır. Özellikle Rimbaud’dan hareketle Kant’ın bir genellemesi vardır. Kant’a göre; “Ben öteki olmadan asla var olamam. O yüzden insan haklarını öyle bir şekilde düşünmem gerekir ki benim için geçerli olan şey bir başkası için de geçerli olmalıdır. Başkası için geçerli olan şey de benim için geçerli olmalıdır.” Ayrımcılık kavramı dediğimizde değişik biçimlerinden bahsediyoruz: doğrudan ayrımcılık, dolaylı ayrımcılık gibi. Bunların hepsini geçeceğim ama pozitif eylem-onarıcı eylem ya da pozitif ayrımcılık diye dilimize yerleşmiş olan kavram üzerinde biraz durabiliriz. Her şeyden önce bu pozitif eylemin gerçekleşmesi gerekiyor. Bu şu demektir; bir kere eşit olmayan bir durum söz konusudur. Biz özel tedbirler ve özel önlemler almalıyız ki bu eşitliği sağlayalım. Ne zaman ki bu eşitlik yerine gelir o zaman biz bu özel tedbirleri ortadan kaldırabiliriz. Konuyla ilgili olarak çok sayıda sözleşmeye öğleden önceki oturumda değinildi. Bunların hiçbirine ben artık değinmeyeceğim. Sahada çalışırken eğitim hakkı, görülen işkence ve kötü muameleler ve rehabilitasyon hizmetlerinden yeterince faydalanamama çok önemli sorunlar olarak karşımıza çıkıyor. Değişik örnekler vermek mümkün. Mesela 2005 yılındaki bir haberdi bu: Cemile Kurt; zihinsel engelli ve eve zincirlenmiş. Evde çıkan bir yangında yanarak hayatını kaybetmiş. 90 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu Yine Uluslararası Zihinsel Engelliler Derneği’nin yapmış olduğu araştırmalara göre; zihinsel engelliler hala çok olumsuz koşullarda tutuluyor, işkence ve kötü muameleye maruz kalabiliyor. 2007 yılından bir örnek ise, Filiz Açıl, 16 yıl boyunca evde zincirle tutulmuş ve en sonunda bir ihbar üzerine evden kurtarılmış ve hastaneye yatırılmış. 16 yıl boyunca zincirle yaşamayı düşünebiliyor musunuz? Yani bunu eskiden kürek mahkûmlarına falan yaparlarmış. Bu da çok ağır suçlulara uygulanan bir yaptırımdır. Diğer bir örnek ise …Merkezi’ndeki bir çocuğun cinsel tacize uğramasıdır. Özellikle zihinsel engelliler ve psikolojik rahatsızlığı olan kişiler cinsel olarak suiistimal edilmeye açık bir hale gelebiliyor. En önemlisi bu suiistimal gerçekleştikten sonra kendilerini ifade edemedikleri için sorun gizli kalabiliyor. Ben son olarak, ekonomik ve sosyal haklar bakımından Türkiye’nin taraf olduğu ama hala toplu şikâyet usulüyle ilgili ek protokolünü onaylamadığı Avrupa Sosyal Haklar Komitesi’ne değineceğim. Engellilerin toplumda istenilen düzeyde haklarını kullanabilmesi açısından Türkiye Devleti’nin Avrupa Sosyal Şartı’na ek toplu şikâyet protokolünü getiren usulünü de onaylaması gerekmektedir. Bu konuda Sosyal Haklar Komitesi’nin iki tane temel kararı var. Bunlardan birisi Uluslararası Otizm Derneği tarafından Fransa’ya karşı açılmış bir dava sonucunda, diğeri ise Zihinsel Engellileri Savunma Merkezi tarafından Bulgaristan’a karşı açılan sonucunda ortaya çıkmıştır. Bulgaristan’a karşı açılan dava 2009 yılında açılmış ve çok yeni sonuçlanmıştır. Her iki davada da dernekler, biri otistik çocuklara diğeri ise zihinsel engellilerin tutulduğu yatılı merkezdeki çocuklara, eğitim verilmediği gerekçesiyle toplu şikâyette bulunmuştur. Avrupa Sosyal Haklar Komitesi Sosyal Haklar Şartı’nın 15. maddesi ve ayrımcılığı yasaklayan ilgili maddesi gereği davayı kabul edilebilir bulmuştur. Her iki davayı da incelemiş ve yapılan başvuruyu müspet bulup her iki ülkeyi de hem Fransa hem de Bulgaristan’ın “Engellilerin Eğitim Hakkını İhlal Ettiği” dolayısıyla da onların ekonomik ve sosyal haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle mahkûm etmiştir. Kararlar Bakanlar Komitesi tarafından onaylamıştır. Bunun anlamı şudur; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde olduğu gibi, bu kararlar da artık sözleşmenin birer maddesi haline gelmiştir. Bunun üzerine her iki Devlet de zihinsel engellilerin eğitim hakkından yararlanabilmeleri için gerekli düzenlemeleri yapmışlar ve bunları bir sonraki ulusal raporlarında Avrupa Sosyal Haklar Komitesi’ne duyurmuşlardır. Yasaları yaptık, sözleşmelere taraf olduk diyerek sorunlar çözülmüyor. Bu yükümlülükleri kim izleyecek sorusu gündeme geliyor. Sivil toplumun daha aktif hale gelebilmesi için sözleşmelerin ek protokollerinin de artık Türkiye tarafından onaylanması gerekmektedir. Buna hem Birleşik Milletler Engellilerin İnsan Hakları 91 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı Sözleşmesi hem de Avrupa Sosyal Şartı da dâhildir. Bu ek protokoller sivil toplum örgütlerinin olaylara daha rahat bir şekilde dâhil olmasını sağlayacak bir takım araçlar, yöntemler, yollar bulundurmaktadır. Devletin bu konuyla ilgili olarak her zaman her şeye yetişemeyeceğinin farkındayız ama pek çok başvuruyu sivil toplum örgütleri alıyor. Sivil toplum örgütleri ellerindeki verilerle harekete geçmek istiyorlar. Belki de bu işte bu kanalı öncelikli olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin açması gerekiyor. Daha sonrada sivil toplum örgütlerinin bu kanalları etkin bir şekilde kullanması yerinde olacaktır diye düşünüyorum. Öreğin ben İzmir merkezli olmak üzere Anadolu’nun değişik yerlerinde engellilerle değişik platformlarda karşılaşıyorum. Çok kısa bir zaman önce derneğim tarafından İzmir’de bir ayrımcılık koalisyonu oluşturulması için bir dizi eğitim düzenlendi. Ne yazık ki projemizin bütçesi geniş bir bütçe olmadığı için 4 yıldızlı bir otelde yaptık. Engelli arkadaşlarımız da derneklerden davetliydi. Fakat ayrımcılık için yapmış olduğumuz bu çalışmada tuttuğumuz otelin engellilerin girebileceği şekilde düzenlenmediğini otele vardığımızda anlamış bulunduk. Engelli arkadaşlarımızı biz elle taşıyarak toplantı salonuna çıkarmak zorunda kaldık. Otel, otele giriş için bir rampa bile yapmamıştı. İşte bu durum dolaylı ayrımcılık dediğimiz kavrama örnek olarak verilebilir. Bu otelin engelliler otele giremesin diye bir derdi yok; tam tersine girsin isterler çünkü para kazanacaklar. Fakat oteli öyle bir inşa etmişler ki ne yazık ki engelliler o otele giremiyor. Öğrendik ki İzmir’de ismini vermeyeceğim ama sadece 5 yıldızlı olan bir otelde engellilere yönelik düzenlemeler var, ancak, bu otelin fiyatı emsallerinin beş katı. Dolayısıyla günlük hayatımızda hiç farkında olmadığımız bir yerden bir sorun çıkıp bizi vuruyor. Biz ne yaptık? Otele o günkü eğitime katılan arkadaşlarla birlikte imza toplayıp bir dilekçe verdik. Bir sonraki eğitime nihayet bir rampa yapmışlardı ve gelen arkadaşlarımız en azından tekerlekli sandalyeyle otele girebildiler. Ama bu durumlar yaşadıkça insanın karşısına çıkıyor. Teşekkür ederim. 92 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu TÜRKİYE’DE ÖZÜRLÜLÜĞE DAYALI AYRIMCILIKLA MÜCADELE STRATEJİLERİNE KATKI SAĞLAMAK ÜZERE GELİŞTİRİLEN ÖNERİLER 93 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı TÜRKİYE’DE ÖZÜRLÜLÜĞE DAYALI AYRIMCILIKLA MÜCADELEYE YÖNELİK ÖNERİLER 1) Engelli Kişilerin Haklarına İlişkin Sözleşme ayrımcılıkların ortadan kaldırılmasına yönelik referans bir belge işlevi görmektedir. Sözleşmenin gereklerinin kamu idareleri tarafından yerine getirilmesinde performans ölçütleri geliştirilmesi, yapısal göstergeler, süreç göstergeleri, sonuç göstergeleri ve izleme ve raporlama sisteminin oluşturulması, 2) BM Engelli Haklarına İlişkin Sözleşme’ye Ek Protokolün onaylanması, 3) Özürlülere yönelik politikaların uygulanmasının sağlanması için denetim mekanizmasının kurulması. Konu ile ilgili engelli hakları ombudsmanlık kurumu veya başka bir isim altında eşitlik birimleri kurulabilir. Bu birimlerin hak ihlallerinin takipçisi ve çözüm noktası olması, 4) Özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla mücadele için izleme ve raporlama kapasitesinin artırılması, 5) İllerde insan hakları kurulları altında bir alt komisyon olarak özürlülere yönelik çalışmaların izlenmesi, 6) İl düzeyinde toplanan insan hakları kurullarının etkin hale getirilmesi, aldıkları kararların bağlayıcı olması ve bu kurullarda sivil toplumun temsili konusuna önem verilmesi, 7) Ayrımcılıkla mücadele konusunda il koordinasyon kurullarının oluşturulması ve tüm hizmetlerin tek elden takibinin yapılması, 8) Özürlülüğe dayalı ayrımcılıkla mücadele için tazminat mekanizmalarının güçlendirilmesi, 9) Ayrımcılığın pozitif ve negatif olmak üzere iki taraflı olarak ele alınması, 10) Çoklu ayrımcılık konusunda çalışmalar yapılması, 11) Ruhsal hastalıklar alanındaki ayrımcılık ve dışlamanın diğer özür gruplarıyla birlikte ele alınması, 12) Sempozyumdan elde edilen sonuçların (kabul gören önerilerin) eylem planı haline getirilerek kamuoyu ile paylaşılması, 13) Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu’nun konu ile ilgili farkındalık ve duyarlılık yaratılması amacıyla diğer illerde de düzenlenmesi, 14) Toplumda özürlülere yönelik ayrımcılıkla mücadele etmek için özürlülere yönelik kullanılan dilin değiştirilmesi. Özürlülere yönelik kullanılan farklı kavramların ilgili taraflarla işbirliği içerisinde insan hakları yaklaşımı çerçevesinde değerlendirilerek ortak bir terminolojinin oluşturulması, 15) Özürlü kişilerin insan hakları belgeleri ile düzenlenmiş bulunan hakları konusunda bilgilendirilmeleri ve bilinçlendirilmeleri, 16) Özürlüler ve özürlülük konusunda toplumun bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi, 94 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu 17) İlköğretimden başlayarak eğitimin her kademesinde özürlülük konusunda farkındalık eğitimi verilmesi, 18) Toplumda özürlüyü algılama biçiminin hak temelli olmasını sağlamak için öncelikle eğitim ve medya alanında bilinçlendirme ve farkındalık çalışmalarına hız verilmesi, 19) Ayrımcılık konusunda ailelerin eğitilmesi, 20) Ayrımcılığa maruz kalan özürlü bireyler ve ailelerine yönelik rehabilitasyon programları geliştirilmesi, 21) Daha dezavantajlı grup olarak özürlü kadınlara yönelik bilinçlendirme çalışmalarına Sosyal Hizmetlerin toplum merkezlerinde geniş yer verilmesi, 22) Mülki amirlerin ve yerel yöneticilerin özürlülüğe dayalı ayrımcılık konusunda bilgilendirilmesi, 23) Adalet Bakanlığı ile işbirliği halinde hakim, savcı ve savcı adaylarına yönelik olarak özürlülük konusunda eğitim programlarının oluşturulması ve hizmet içi eğitimin verilmesi, 24) Barolarda engelli komisyonları kurulması ve hizmet verecek avukatların özürlülük ve ayrımcılık konusunda bilgilendirilmesi, 25) Özürlülerle ilgili mevzuat konusunda üniversitelerin bilgilendirilmesi, konu ile ilgili tez çalışmalarının desteklenmesi, 26) Özürlülere yönelik hizmet veren sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesi, 27) Sivil toplum kuruluşlarına hak eksenli çalışmalar yapmaları konusunda devlet desteği sağlanması, 28) Siyasi partilerde özürlü bireylere temsil hakkı verilmesi, 29) Engellilerin belediye meclislerinde temsil gücünün arttırılması, 30) Ayrımcılıkla ilgili uluslararası mevzuatın ve kurumların incelenerek buna yönelik düzenlemelerin yapılması, 31) Topluma sunulan hizmetlerin tasarlanmasında özürlülerin ayrıştırılmasının değil bütünleştirilmesinin esas alınması, 32) Devletin tüm politikalarına (eğitim, sağlık, istihdam, mesleki eğitim, vb.) özürlülük boyutunun dâhil edilmesi, 33) Ayrımcılığın ve ayrımcılık türlerinin, makul düzenlemenin ve ölçütlerinin mevzuatta tanımlanması ve yaptırım mekanizmasının oluşturulması, konu ile ilgili koordinasyonun Özürlüler İdaresi Başkanlığı tarafından yürütülmesi, 34) Ayrımcılığa yol açabilecek düzenlemelerin belirlenmesine yönelik mevcut mevzuata ilişkin tarama çalışması başlatılması ve Özürlüler İdaresi Başkanlığının bu çalışmanın koordinasyonunu yürütmesi, 95 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı 35) İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan Eşitlik Kurumu ve Ayrımcılık yasa tasarılarının yasalaşması, 36) Sağlık Uygulama Tebliği’nin ayrımcılık içeren maddelerinin iptal edilmesi, 37) Odalar ve Borsalar Birliği kanununun Genel Sekreter seçimi hakkında ayrımcılık içeren maddelerinin düzeltilmesi, 38) 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun ayrımcılık içeren maddelerinin düzeltilmesi, 39) İnsan Hakları Kurumu yasa tasarısının 10’ uncu maddesi engelliler aleyhine negatif ayrımcılık içerebileceğinden ilgili maddenin düzeltilmesi, 40) Vasilik ve velayete ilişkin yasal düzenlemelerin ayrımcılık içeren hükümlerinin değiştirilmesi, 41) Sosyal Güvenlik Kurumu ve Muhakemat Müdürlüğü tarafından yapılan engelli memur alınmayacağına ilişkin duyuruların başka kurumlar tarafından yapılmasının engellenmesi, 42) İşitme engelli bireylerin ana dilinin Türk işaret dili olduğu kabul edilerek bu dilin yer aldığı bir eğitim sisteminin yapılandırılması ve işitme engelli bireylerin eğitim seviyesinin yükseltilmesinin sağlanması, 43) Kamu kurum ve kuruluşlarında Türk işaret dili tercümanlarının istihdam edilmesi, 44) Üniversitelerde özürlülük araştırma merkezlerinin kurulmasının teşvik edilmesi, 45) Rehberlik ve Araştırma Merkezlerinde eğitsel tanılamanın özel eğitim öğretmenleri tarafından yapılması, 46) Özel eğitim, sağlık, istihdam, meslek edindirme gibi alanlarda uygulamanın güçlendirilmesi, 47) Özürlüler İdaresinin yeniden yapılandırılması, 48) Engellilerin fiziksel ve mekânsal alanlara ulaşılabilirliklerinin sağlanması, 49) Kamu alanlarında erişilebilirlik ve ulaşılabilirlik düzenlemeleri Bayındırlık Bakanlığı başta olmak üzere yerel yönetimler tarafından yerine getirilmesinde gerekli koordinasyonun sağlanması, 50) Okullarda özürlülerin ulaşılabilirliklerini sağlamak üzere gerekli düzenlemelerin yapılması, 51) Kültürel alanda hizmet veren müzeler, ören yerleri, kültür merkezleri, tiyatro, kütüphaneler, sinemalar, vb. tesislerin (bütün özür grupları dikkate alınarak) erişebilirlikleri sağlanmalıdır. Mimari erişebilirliğin yanında ses sistemleri, sergileme yöntemleri gibi birçok içeriğin düşünülmesi ve engelsizleştirilmesi, 52) Turizme hizmet veren konaklama tesislerinin de her anlamda (evrensel tasarım ilkelerinin de göz önünde bulundurularak) düzenlenmesi. 96 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu EK: SEMPOZYUM ROGRAMI 03 Kasım 2010 - Çarşamba Devlet Bakanı Sayın Selma Aliye KAVAF’ın Basın Açıklaması 04 Kasım 2010 – Perşembe 08:00-09:30 Giriş ve Kayıt 09:30-10:30 Açılış ve Protokol Konuşmaları Sayın Bekir KÖKSAL, Başbakanlık Özürlüler idaresi Başkanı Sayın Prof. Dr Eyüp G. İSBİR, TODAİE Genel Müdürü Yusuf ÇELEBİ, Türkiye Sakatlar Konfederasyonu Başkanı Turan İÇLİ, Engelliler Konfederasyonu Başkanı 10:30-10:45 Türkiye’de Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Projesi’nin Tanıtımı Dr. Sermet BAŞARAN, Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Dairesi Başkanı 10:45-11:00 Ara 11:00- 11:45 Ayrımcılık Kavramı Konusunda Sunumlar Selvet ÇETİN, SDE Uzmanı, İnsan Hakları Hukuku Uzmanı Keziban KARÇKAY, Özürlüler Uzmanı Erem İLTER, Özürlüler Uzmanı 97 Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı 11:45- 13:00 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılığın Ölçülmesi Araştırma Sonuçlarının Açıklanması TODAİE Araştırma Ekibi Doç. Dr. A. Argun AKDOGAN Dr. Başak BEYDOGAN Dr. Pınar YELSALI PARMAKSIZ Dr. Ayşegül SABUKTAY Arş. Gör. Hasan VURAL 13:00-14:00 Öğle Yemeği 14:00-14:40 Avrupa Birliği’nin Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Politikalarına ilişkin Sunumlar M. Caner DEMİR, AB Türkiye Delegasyonu Sektör Yöneticisi Serkan KOLAT, Özürlüler Uzmanı Lütfiye KELLECİ BİRER, Milletvekili Danışmanı 14:40-15:30 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele ve Sivil Toplum Örgütlerinin Yaklaşımına ilişkin Sunumlar Yusuf ÇELEBİ, Türkiye Sakatlar Konfederasyonu Başkanı Turan İÇLİ, Engelliler Konfederasyonu Başkanı Hakan ATAMAN, İnsan Hakları Gündemi Feray SALMAN, İnsan Hakları Ortak Platformu 15:30-16:20 Ara 16:20-17:00 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele ve Sivil Toplum Örgütlerinin Yaklaşımına ilişkin Sunumlar 98 Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Sempozyumu 05 Kasım 2010 Cuma 09:30- 11:00 Türkiye’de Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Stratejilerine İlişkin Önerilerin Belirlenmesi Moderatörler: Selma ÇALIK, Şube Müdürü Keziban KARÇKAY, Özürlüler Uzmanı 11:00-11:20 Ara 11:20-12:30 Türkiye’de Özürlülüğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadele Stratejilerine İlişkin Önerilerin Belirlenmesi 12:30-13:30 Öğle Yemeği ve Sosyal Etkinlik 99